menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye'nin enerji bağımsızlığı üzerine: Enerji, elektrik demek değildir

10 0
18.09.2026

Geçtiğimiz haftalarda Türkiye'nin çevresindeki enerji koridorlarını dört cephe halinde gezdik ve şu sonuca vardık: Türkiye o ağın merkezinde duruyor. Ama cevaplanmamış bir soru kalmıştı. Ağın merkezinde olmak, faturayı düşürüyor mu?

Cevap acı ve nettir: hayır.

Türkiye 2025'te enerji ithalatına 62 milyar dolar ödedi; 2022'de bu rakam 96 milyar dolarla cumhuriyet tarihinin rekoru olmuştu. Ve 2026'da rüzgâr yeniden tersine döndü: Brent petrol iki hafta içinde 85 dolardan 109 dolara sıçradı. Suudi tesislerine yapılan saldırının ardından Riyad Doğu-Batı hattını kapattı, İran Hürmüz üzerine açıklamalar yapıyor.

Bu geçici bir sıçrama değil. Orta Doğu'da savaş bitmiyor, Rusya-Ukrayna hattında kalıcı çözüm görünmüyor, yapay zekâ veri merkezleri talebi şişiriyor. Arz kırılgan, talep artıyor: önümüzdeki beş-on yıl enerjinin pahalı olduğu bir dönem olacak.

Enerji bağımlılığının ne demek olduğunu anlamak için teoriye ihtiyaç yok. Rusya-Ukrayna savaşı, kıtanın en zengin ekonomilerine bile faturanın soyut bir kalem olmadığını öğretti: maliyet enflasyona, enflasyon satın alma gücü kaybına dönüştü, cep boşalınca siyaset sertleşti. Almanya'da bugün tartışılan şey yeşil dönüşümün hızı değil, sanayinin ülkeyi terk edip etmeyeceği.

En öğretici karşılaştırma İtalya ile İspanya arasında. İkisinin de dışa bağımlılığı yüzde yetmişler civarında, yani birbirine yakın. Ama İtalya'da elektrik üretim saatlerinin yüzde 70'inde fiyatı doğalgaz belirliyor ve sonuç kıtanın en pahalı elektriği: toptan fiyat İtalya'da 116 €/MWh iken İspanya'da 65 euro. İspanya ise fosil üretimi elektrik talebinin beşte birine indirdi ve son beş yılda elektrik sektörü ithalat faturasını AB'de en çok düşüren ülke oldu.

İtalya'nın hikâyesi bize birebir uyuyor, çünkü İtalya da Akdeniz'in enerji merkezi olma iddiasında; Afrika gazına uzanıyor, koridor diplomasisi yapıyor. Ve hub iddiasıyla kıtanın en yüksek faturasını aynı anda taşıyor. Koridor sahibi olmak, fiyat belirleyici olmakla aynı şey değildir.

İspanya'nın dersinin ikinci yarısı da var: geçen nisandaki büyük kesintiden sonra şebeke hizmet maliyetleri ikiye katlandı ve yenilenebilir kısıntısı dört katına çıktı. 

Bir de bizim sınıfımızdan bir uyarı var: Pakistan. LNG'sinin neredeyse tamamını Katar'dan alıyordu; Ras Laffan durunca ülke acil yönetime geçti ve borçlu olduğu için spot piyasada gösterge fiyatın üstüne kredibilite primi ödedi.

Tablo net: zenginin bağımlılığı pahalıdır, borçlunun bağımlılığı hayatidir. Japonya'nın kendine yeterlilik oranı yüzde 13, Güney Kore'nin yüzde yirmi civarında. Ama onlar faturayı ödeyebiliyor. Bizde aynı bağımlılık kur, enflasyon ve cari açık üzerinden doğrudan halkın alım gücüne yazılıyor.

Bağımsızlık ne demek: Çin örneğine bakalım.

Bu işin ne kadar çok cepheli olduğunu tam anlamış tek bir ülke var: Çin. Dünyanın fabrikası, devasa bir tüketici, kaynak zengini de değil. Normalde bağımlılığa mahkûm olması gerekirdi. Peki ne yapıyor? Hepsini birden yapıyor.

Nükleerde dört yıldır her yıl on veya daha fazla reaktörün inşasını onaylıyor. Kömürde geri adım atmıyor — ama kömürü ana kaynak olarak değil yedek olarak konumlandırıyor ve aynı yıl dünyanın geri kalanının toplamından fazla güneş ve rüzgâr sistemi kuruyor. Füzyonda plazma rekorunu kırdı, toryumda........

© Yeni Mesaj