Anlam arayışının başarısızlığı ve linç kültürü
İnsan, anlam arayan bir varlıktır ama bu arayış başarısız olduğunda yalnızca acı vermez; boşluk aktif biçimde dolmaya çalışır. Modern insan, anlam arayışında başarısız olduğunda varoluşsal boşluğu doldurmak için üç yola başvurur: Güç istenci, zevk dürtüsü ya da düşman inşası. Düşman inşası, psikanalizin tanıdığı eski bir savunma mekanizmasıdır. Bireyin içindeki kaos, dışarıya yansıtılır; somutlaştırılır, bir yüze, bir gruba, bir isme büründürülür. Böylece belirsiz ve dayanılmaz olan şey aniden hedefe alınabilir hale gelir. Bu, bir anlam üretimidir: ucuz, hızlı, ama gerçek.
Düşman kurgusu, psikologların "anlam çerçevesi" dediği yapıyı tek hamlede inşa eder. Birincisi kimlik: "Ben şu kötünün karşısındayım" demek, kim olduğunu tanımlamaktır. İkincisi topluluk: "Biz onlara karşıyız" demek, ait olma duygusunu doğurmaktır. Üçüncüsü eylem yönü: "Harekete geçmeliyim" demek, hayatın aniden bir misyona dönüşmesidir. Bu üç ihtiyaç — kimlik, aidiyet, amaç — varoluşsal psikolojinin temel eksikleri olduğu için düşman inşası inanılmaz derecede tatmin edicidir. Ülkemizde ilk kez karşılaştığımız ama ABD'de sıkça duyduğumuz okul saldırıları bu durumun nerelere kadar varabileceğini gösteren örneklerdir. 2022'den bu yana ABD'de incelenen kitle saldırısı vakalarının büyük çoğunluğunda saldırganların bıraktığı yazılı belgeler dikkat çekicidir: bunlar suç itirafı değil, varoluşsal açıklama metinleridir. Columbine'den Buffalo'ya uzanan vakalarda ortak örüntü şudur: derin sosyal izolasyon → anlam çöküşü → ideolojik bir çerçeve bulma → düşman tanımlama → eyleme geçme.
Bu düşman oluşturma duygusunun sosyal medyanın yaygınlaştığı, hayatımızın neredeyse büyük kısmını kapladığı bu günlerdeki bir diğer görünümü de linç kültürüdür. Linç kültürü, hakikat yerine sürü doğrulaması sistemi kurar. Bir iddianın doğru olup olmadığı değil, kaç kişinin retweetlediği belirleyici hale gelir. Zamanla toplum, doğruyu aramayı bırakır; yalnızca hangi sürünün daha güçlü olduğunu hesaplar. Bu, Habermas'ın "kamusal akıl yürütme" idealinin çöküşüdür. Demokratik müzakere, bilgiye dayalı tartışma değil; duygusal kalabalık hareketleri üzerine kurulduğunda demokrasi biçimini korurken özünü yitirir. Kalabalık artık mantığını baskılamış ve empati kabiliyetini tamamen kaybetmiştir. Bunun nasıl çalıştığının binlerce örneğinden biri, Türkiye'de covid zamanındaki "Luppo Alan Dayı" videosundaki gibi masum bir vatandaşın bir video üzerinden saatler içinde linç edilmesiyle sonuçlanmıştır.
Sosyal medya bu süreci yakıtla doldurur. Algoritmalar öfkeyi ve polarizasyonu ödüllendirir, kendini besleyen döngüler bireyi sürekli "düşman"la besler. Anonimlik sorumluluğu ortadan kaldırır; birkaç saat içinde bir hayat mahvolabilir. Bireysel düşman inşası, insanlık tarihi boyunca var olmuştur. Köy dedikodusunda, mahalle baskısında, aşiret dışlamasında bunu görebiliriz. Ama bunların ölçeği sınırlıyken, günümüzde sosyal medya bu sınırı kaldırmıştır.
Bu kültürün yarattığı zararlar kalıcıdır:
1) Güven ve Sosyal Kohezyonun Yıkımı: İnsanlar birbirine düşman gözüyle bakar, toplum atomlara ayrılır.
2) İfade Özgürlüğünün Soğuk Etkisi: Fikirlerini açıklamaktan korkan insanlar susar. Eleştirel düşünme ve tartışma yerini korkuya bırakır.
3) Şiddetin Normalleşmesi: Dijital linç fiziksel şiddete evrilir. İntiharlar, ailelere yönelik saldırılar ve suikastlar artar.
4) Demokratik Gerileme: Nüans ortadan kalkar, siyaset linç yarışına döner. Kurumların meşruiyeti erozyona uğrar.
5) Kültürel Çöküş: Genç nesiller empati ve derin düşünme yetisini kaybeder. Anlam arayışı yerine "düşman avı" kültürü hâkim olur.
Anlam arayışını başaramayan bireyin düşman üretme eğilimi, Nietzsche, Frankl ve Girard gibi düşünürlerce güçlü biçimde temellendirilmiş bir gerçektir. Sosyal medya bu eğilimi hızlandırarak linç kültürünü kitleselleştirmekte ve toplumu geri dönülemez bir çöküşe sürüklemektedir. Sonuç; güvensizlik, suskunluk, şiddet ve kolektif nevrozdur. Çözüm, bireysel ve toplumsal düzeyde anlam arayışını yeniden canlandırmak, empatiyi güçlendirmek ve algoritmik şeffaflığı sağlamak, varoluşsal boşluğun gerçekte nasıl doldurulacağının keşfinden geçer.
