Bir ömrün şehadeti
Kemal Kelleci Ağabey de Hakk’a yürüdü. Ruhu şad mekânı cennet olsun. Bazı insanların ardından söylenecek sözler, yalnızca bir vefat haberinin hüznünü anlatmaya yetmez. Çünkü bazı insanlar kendi ömürlerinden daha büyük bir hikâyenin içerisinde yer alırlar. Hayatları, yaşadıkları dönemin arayışlarına, sancılarına, heyecanlarına ve mücadelelerine şahitlik eder. Kemal Ağabey de benim hafızamda böyle bir insan olarak yer etti.
Ankara’da epey beraberliğimiz oldu. Aynı sofralarda yemek yedik, çay içtik, uzun uzun muhabbet ettik. Bizim sofralarımız çoğu zaman Kur’an sofrasına dönüşürdü. Kur’an’ı, kulluğu, insanın Allah karşısındaki sorumluluğunu, vahyin hayatımızdaki yerini ve âyetlerin ne söylediğini konuşurduk. Aradan yıllar geçti. Fakat o sohbetlerdeki heyecanını ve meseleleri dert edinme biçimini unutmadım.
Kemal Kelleci’nin Kur’an’a ilgisi, bir kitap merakının çok ötesindeydi. Kur’an onun için sadece okunacak bir metin değil, anlaşılacak, üzerinde düşünülecek ve hayatın içerisinde karşılığı aranacak bir vahiydi. Türkiye’de özellikle 1960’lardan itibaren İslam dünyasından yapılan tercümeler, yeni bir düşünce ikliminin oluşmasına vesile oldu. 1970’lerden sonra Kur’an, tefsir, İslam düşüncesi ve Müslümanların yeniden kendi kaynaklarıyla buluşması meselesi daha güçlü biçimde gündeme geldi. 1980 sonrasında ise bu arayışların içerisinde meal ve tefsir eksenli farklı yaklaşımlar belirginleşti.
Bu tartışmaların her birinin ayrı bir yeri vardır. Klasik tefsir birikimini ve ilmî geleneği önceleyenler olduğu gibi, Kur’an’ın doğrudan okunmasını, anlaşılmasını ve meal yoluyla geniş kitlelere ulaştırılmasını önemseyenler de vardı. Rahmetli Seyyid Kutub’un Fî Zılâl’il-Kur’an adlı tefsiri de o yıllarda geniş bir okuyucu kitlesine ulaşıyordu. Kemal Ağabey’in hayatındaki önemli dönemeçlerden biri de bu eserle karşılaşmasıydı. Fî Zılâl’il-Kur’an, onun Kur’an’a bakışında ciddi bir uyanışa vesile olmuştu. Fakat onun asıl dikkat çekici tarafı, bu ilgiyi kitapların arasında bırakmamasıydı.
Kur’an’ın anlamına ulaşmanın önündeki engellerden birinin, insanların Kur’an’ı kendi dillerinde okuyamamaları olduğunu düşünüyordu. Bu sebeple meali önemsiyordu. Tek ciltlik bir mealin, hacimli bir tefsire göre daha kolay ulaşılabilir olduğunu biliyordu. İslam’dan ve dolayısıyla Kur’an’dan uzaklaştırılmış Anadolu insanının hiç olmazsa âyetlerin ne söylediğiyle buluşmasını bir başlangıç kabul ediyordu.
Onun için meal, tefsirin karşısında duran bir tercih değildi. Meal, insanı Kur’an’la........
