menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Küreselleşme, hegemonya krizi ve popülist rızanın yükselişi

26 0
29.06.2026

Küreselleşme, bir yandan gelişmiş ülkelerde sanayi işçilerinin iş güvencesini aşındırırken; diğer yandan dışa kapalı ekonomilerde korumalı iç pazar rantlarına alışmış sermaye çevrelerinin ayrıcalıklarını tehdit etti. Böylece küreselleşme karşıtı tepki, yalnızca aşağıdan gelen bir halk tepkisi değil, kimi zaman yukarıdan gelen bir rant koruma refleksiyle de birleşti. Bu da bugün gelişmiş ülkelerde yükselen ırkçı karikatürü, kapalı ekonomi sevdalısı popülist siyasi hareketlerin tabanını oluşturdu. 

GİRİŞ: KÜRESELLEŞMENİN İKİ EŞİĞİ

Bir önceki yazıda halk rızası ile meşruiyet arasındaki ilişkinin tarihsel dönüşümünü ele almıştık. Modern öncesi toplumlarda meşruiyet çoğu zaman kutsal düzene, geleneğe ve hanedana dayanırken; modern sanayi toplumunda halk iradesi iktidarın doğrudan meşruiyet kaynağı haline gelmişti. Ancak burada yeni bir soru ortaya çıkar: Eğer modern toplumda iktidarın meşruiyeti halk rızasına dayanıyorsa, halkın rızası hangi toplumsal ve iktisadi şartlarda üretilir? Daha önemlisi, bu rıza hangi şartlarda çözülür?

Bu sorunun cevabı bizi küreselleşme sürecine götürür. Küreselleşmenin iki önemli eşiği vardır. Birincisi, 1970’lerden itibaren başlayan iktisadi ve teknolojik dönüşümdür. Mikroelektronik, bilgisayarlaşma, iletişim teknolojileri, finansal yenilikler ve üretim süreçlerinin parçalanabilir hale gelmesi, kapitalizmin mekânsal örgütlenmesini değiştirmiştir. İkinci eşik ise 1990’larda iki kutuplu dünyanın çökmesiyle ortaya çıkan ideolojik ve jeopolitik serbestleşmedir. Başka bir ifadeyle 1970’ler iktisadi-teknolojik dönüşümün, 1990’lar ise bu dönüşümün ideolojik ve jeopolitik serbestleşmesinin eşiğidir.

SAVAŞ SONRASI DÜZEN VE TOPLUMSAL SÖZLEŞME

II. Dünya Savaşı sonrasında Batı dünyasında ulus-devlet, sanayi kapitalizmi ve refah devleti arasında güçlü bir denge kurulmuştu. Bu dönemde devlet, yalnızca güvenlik ve hukuk düzenini sağlayan bir aygıt değildi; aynı zamanda istihdamı, sosyal güvenliği, eğitimi, sağlığı, ücret pazarlığını ve gelir dağılımını düzenleyen merkezi bir aktördü. Sendikalar güçlüydü, sanayi üretimi ulusal sınırlar içinde yoğunlaşıyordu, sermaye hareketleri bugünkü kadar serbest değildi ve hükümetler tam istihdam hedefini siyasal meşruiyetin önemli bir unsuru olarak görüyordu.

Bu düzen halk rızasını şu vaatle üretiyordu: Sisteme bağlı kal, çalış, vergi öde, sendikal ve siyasal mekanizmalara katıl; karşılığında iş, ücret, sosyal güvenlik, emeklilik, kamusal hizmet ve çocukların için daha iyi bir gelecek elde edeceksin. Bu, bir bakıma Fordist-Keynesyen toplumsal sözleşmeydi. İşçi sınıfı sisteme yalnızca zorla değil, ücret artışı, sosyal haklar ve yukarı doğru toplumsal hareketlilik beklentisiyle bağlanıyordu. Sermaye de bu sözleşmeye bütünüyle gönüllü olmasa bile rıza gösteriyordu; çünkü Soğuk Savaş koşullarında kapitalist dünya, sosyalist alternatife karşı kendi meşruiyetini sosyal refah ve demokratik temsil üzerinden üretmek zorundaydı.

KÜRESELLEŞME ESKİ DENGEYİ NASIL ÇÖZDÜ?

1970’lerden itibaren bu denge sarsılmaya başladı. Petrol şokları, stagflasyon, kâr oranları üzerindeki baskı, Bretton Woods sisteminin çöküşü ve finansal piyasaların serbestleşmesi, savaş sonrası düzenin iktisadi temelini........

© Yeni Birlik