Hürriyet mi, istibdat mı?
Abdurrahman Önbaş - Süleyman Alp Özcan [email protected]
İçinde bulunduğumuz asır, kılıçla yapılan maddî cihadın yerini, ikna ve ispat esasına dayanan manevî cihada bıraktığı bir dönemdir. Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilaftır; bu üç düşmana karşı sanat, marifet ve ittifak silahıyla cihad edeceğiz” (Tarihçe-i Hayat) diyerek, bu zamanın kurtuluş reçetesini kalem ve fikir olarak belirlemiştir. Bu çerçevede tarihî süreci değerlendirdiğimizde, karşımıza askerî bir tablodan ziyade iman ve küfür mücadelesinin en dehşetli manevî kırılma anlarından biri çıkmaktadır. Risale-i Nur’un perspektifiyle bakıldığında, asıl tehlike dış düşmanın topu tüfeği değil, sahadaki mücadelenin neticelenmesinin ardından milletin ruh köküne, yani şeair-i İslâmiyeye vurulan manevî darbelerdir.
Bediüzzaman Hazretleri, hayatı boyunca şahısların yüceltilmesine ve her türlü istibdada karşı durmuştur. Maddî olaylar ne kadar büyük olursa olsun, eğer bu olaylar bir şahsı “kutsallaştırmak” ve o kutsallık zırhı altında İslâm’ın temellerini sarsmak için kullanılıyorsa, orada bir Süfyanîyet cereyanı var demektir. Nur talebeleri için tarih, şahısların kahramanlık destanlarından ziyade, iman hakikatlerinin ne ölçüde muhafaza edildiğiyle anlam kazanır. Dış düşmana karşı verilen mücahedelenin askeri neticeye ulaşmasını takip eden ve özellikle Birinci Meclis’in feshinden sonra yoğunlaşan yıllarda; ezanın aslından uzaklaştırılması, Kur’ân harflerinin yasaklanması ve bin yıllık İslâmî kimliğin reddedilmesi, maddî bir olayın ardından manevî bir enkazın inşa edildiğinin en acı delilidir.
Meşveret Ruhundan Şahıs Odaklı Yapıya Geçiş
Osmanlı’nın son döneminde filizlenen ve Millî Mücadele’nin ilk yıllarında Ankara’da vücut bulan Birinci Meclis, aslında Kur’ân’ın “şûrâ” emrinin bir tecellisi olarak görülmüştü. Bediüzzaman’ın “Meşrutiyet-i Meşrua” diyerek sahip çıktığı o ruh, kararların tek elden değil, ortak bir akıldan çıkmasını hedefliyordu. Ancak meşveretin merkezi olan Birinci Meclis’in dağıtılmasıyla başlayan ve sonrasında şekillenen süreçte, meşveretin yerini yavaş yavaş “tek sesli” bir yapının alması, toplumsal hafızamızda derin izler bırakmıştır. Eğer bir sistemde şahıslar, fikirlerin ve hukukun önüne geçmeye başlıyorsa, orada sıkıntı, kuvvetin hakka hizmet etmemesi ve hakkın gölgede........
