menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sporda bile çifte standart

9 0
03.03.2026

2022’nin Şubat sonunda Avrupa sporunun yönü bir gecede değişti. UEFA ve FIFA, Rusya’yı tüm organizasyonlardan men etti. Gerekçe; Ukrayna’ya yönelik askeri müdahale, güvenlik riski ve turnuvaların sürdürülebilirliğinin ortadan kalkmasıydı. Avrupa, “bu şartlarda spor yapılamaz” dedi.

Bugün ise aynı Avrupa spor kamuoyunda başka bir soru dolaşıyor: Rusya örneği ortadayken, İsrail neden men edilmiyor? Üstelik kulüpleri önemli maçlarını kendi ülkelerinde oynayamıyorken? Eğer ölçüt güvenlik ve olağanüstü koşullarsa, burada neden farklı bir uygulama var?

Bu soruyu yalnızca futbol üzerinden değil, basketbol üzerinden de sormak gerekiyor. Çünkü mesele artık sadece UEFA organizasyonları değil; Avrupa basketbolunun kalbi sayılan EuroLeague de tartışmanın merkezinde.

EuroLeague’de şu an İsrail’in iki takımı var. Aynı ligde İspanya’nın dört, Türkiye’nin ise iki temsilcisi mücadele ediyor. İspanya ve Türkiye, Avrupa basketbolunun en güçlü iki ülkesi arasında. Salon doluluk oranları, televizyon reytingleri, sponsorluk hacmi… Bu iki ülke olmadan EuroLeague’in ekonomik ve sportif ağırlığını düşünmek zor.

Peki bu tabloda adalet duygusu nasıl korunacak?

Futbolda olduğu gibi basketbolda da İsrail takımları güvenlik gerekçesiyle iç saha maçlarını çoğu zaman tarafsız ülkelerde oynamak zorunda kalıyor. Bu, organizasyonun “olağan düzen” içinde işlemediğini göstermiyor mu? Rusya örneğinde “turnuva güvenliği ve sürdürülebilirliği” gerekçesiyle alınan karar, burada neden işletilmiyor?

Üstelik mesele yalnızca teknik değil, vicdani bir boyut da taşıyor. İspanya’da ve Türkiye’de kamuoylarının belirli hassasiyetleri var. Taraftarlar, oyuncular, hatta bazı kulüp yöneticileri bu maçlara dair eleştirel tutum alabiliyor. Buna rağmen takımların “kurumsal zorunluluk” gerekçesiyle sahaya çıkmaya mecbur bırakılması gerçekten adil mi?

Rusya kararında kolektif sorumluluk ilkesi fiilen uygulanmıştı. Rus kulüplerinin tümü, devlet politikasıyla bire bir özdeş olmasa da men edildi. O gün “sporun değerleri” vurgusu yapıldı. Bugün ise aynı değerler daha temkinli bir dille anılıyor. Bu farklılık, ister istemez çifte standart iddiasını güçlendiriyor.

Elbette spor kurumlarının savunması hazır: “Kulüpler devlet değildir.” Doğru. Fakat aynı argüman 2022’de neden geçerli sayılmadı? O zaman devlet eylemi ile spor kulüpleri arasındaki mesafe göz ardı edilmişti. Demek ki mesele ilkesel değil; konjonktürel olabilir.

EuroLeague boyutu daha da çarpıcı. Çünkü burası kapalı lig modeliyle işleyen, ekonomik çıkarların son derece belirleyici olduğu bir organizasyon. İsrail’in iki, İspanya’nın dört, Türkiye’nin iki takımı var. Bu sekiz kulüp arasındaki rekabet, ligin ticari omurgasını oluşturuyor. Böyle bir tabloda alınacak herhangi bir men kararı, yalnızca sportif değil, ekonomik deprem anlamına gelir.

Peki ekonomik kaygılar, etik tartışmanın önüne mi geçiyor?

İspanya ve Türkiye gibi güçlü spor ülkelerinin takımlarının, kendi kamuoylarındaki itirazlara rağmen bu maçlara çıkmaya zorlanması sporun evrensel değerleriyle ne kadar uyumlu? Eğer spor gerçekten barışın diliyse, neden kriz dönemlerinde ilk refleks ya kolektif men ya da zorunlu devam oluyor? Ara formüller, açık kriterler, şeffaf ilkeler neden geliştirilmiyor?

UEFA ve EuroLeague yönetimleri açısından tablo zor. Men kararı alınsa hukuki süreçler, tazminatlar, siyasi baskılar gündeme gelecek. Alınmasa çifte standart eleştirisi büyüyecek. Fakat Rusya örneği zaten bir emsal oluşturdu. O karar, Avrupa spor tarihinde bir kırılmaydı. Şimdi benzer bir krizde farklı bir yol izleniyorsa, bunun açık ve ikna edici biçimde anlatılması gerekir.

Aksi hâlde soru büyüyor: Rusya’ya uygulanabilen yaptırım, neden İsrail için uygulanmıyor? Ölçüt güvenlikse, tarafsız sahada oynanan maçlar zaten olağanüstü koşul değil mi? Ölçüt uluslararası hukuksa, bu değerlendirme hangi standartla yapılıyor? Ölçüt siyasi konsensüsse, spor kurumları değerlerini diplomatik oy çokluğuna mı bağlıyor?

İspanya ve Türkiye’nin basketbol ve futbol kamuoyu bu soruları daha yüksek sesle sormaya başladığında, mesele sadece bir maç takviminden ibaret olmayacak. Sporun ahlaki meşruiyeti tartışılacak.

Belki de asıl ihtiyaç, kriz dönemleri için önceden tanımlanmış, herkese eşit uygulanan yaptırım kriterleridir. Hangi koşulda men kararı alınır? Hangi durumda tarafsız saha yeterli görülür? Kamuoyu baskısı ve güvenlik riski nasıl ölçülür? Bu soruların net cevapları olmadan her yeni kriz, yeni bir çifte standart tartışması doğuracaktır.

Spor, adalet duygusuyla yaşar. Tribünler yalnızca skorla değil, vicdanla da hareket eder. Eğer bir gün İspanya’nın dört, Türkiye’nin iki takımının EuroLeague parkesinde ya da Avrupa kupalarında sahaya çıkarken arkasındaki tribün desteği zedelenirse, sorun sadece sportif olmayacaktır.

Rusya kararı bir dönüm noktasıydı. Şimdi mesele, o dönüm noktasının ilke mi yoksa istisna mı olduğudur. Eğer ilkeyse, tutarlılık gerekir. Eğer istisnaysa, sporun evrensel değer söylemi yeniden düşünülmelidir. Çünkü çifte standart algısı büyüdüğünde, en büyük kaybı oyun değil, oyuna olan inanç yaşar.


© Yeni Ankara