menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ne pahasına?

13 0
14.04.2026

Küresel siyaset, uzun zamandır bu kadar yüksek gerilimli ama aynı zamanda bu kadar muğlak bir döneme girmemişti. Bir yanda Kanada ve ABD arasında “yük paylaşımı” tartışmaları, diğer yanda İspanya başta olmak üzere Avrupa’nın İsrailpolitikalarına mesafe koyma arayışı… Buna Çin ve Rusya gibi aktörlerin İran ile kurduğu stratejik yakınlığı da eklediğimizde ortaya çıkan tablo, klasik ittifak sistemlerinin çözülmeye başladığı yeni bir jeopolitik iklimi işaret ediyor.

Ancak bu tabloyu asıl dikkat çekici kılan şey, sahadaki gerçeklik ile siyasal söylem arasındaki derin uçurumdur. Donald Trump ve Benjamin Netanyahu gibi liderler, her gelişmeyi “kazanım” olarak sunarken; aynı anda dünya ekonomisi dalgalanıyor, enerji fiyatları oynaklaşıyor, ticaret yolları güvensizleşiyor. Bu durumda şu soruyu sormak kaçınılmaz hale geliyor: Gerçekten kazanılan bir şey var mı, yoksa sadece kayıplar farklı biçimlerde mi dağıtılıyor?

Bugün yaşananları klasik bir askeri çatışma çerçevesinde okumak yetersiz kalır. Bu, daha çok katmanlı bir güç mücadelesidir ve önemli bir boyutu da ekonomik cephedir. Küresel piyasaların sürekli dalgalanması tesadüf değildir. Aksine bu dalgalanma, belirsizliğin kendisinin bir araç haline geldiğini düşündürmektedir. Çünkü belirsizlik, büyük finansal aktörler için hem risk hem fırsat üretir. Birileri bu dalgalar arasında yönünü kaybederken, bir başkası tam da o dalgaların üzerinde servetini büyütür.

Burada bir parantez açmak gerekir: Ekonomik savaşların doğası, klasik savaşlardan farklıdır. Kurşun yerine faiz oranları, tank yerine yaptırımlar, cephe hattı yerine tedarik zincirleri belirleyici olur. Ancak sonuç değişmez: Kaybeden çoğu zaman geniş halk kitleleridir. Artan enflasyon, düşen alım gücü ve derinleşen gelir eşitsizliği, bu savaşın görünmeyen ama en etkili silahlarıdır.

Tam da bu noktada liderlerin iç politikadaki konumu ayrı bir önem kazanıyor. Hem ABD içinde hem İsrail toplumunda, mevcut politikaların maliyetine dair ciddi tartışmalar yaşanıyor. Sokakta yükselen itirazlar, sadece ahlaki ya da ideolojik değil; aynı zamanda ekonomik bir tepkiyi de barındırıyor. Çünkü vatandaş, kendi cebine yansıyan maliyet üzerinden siyasal kararları sorgulamaya başlar.

Peki bu sürdürülebilir mi?

Tarih bize şunu gösteriyor: Ekonomik kapasitenin ötesine geçen hiçbir çatışma uzun süre devam ettirilemez. Soğuk Savaş bile nihayetinde ekonomik yorgunlukla çözülmüştür. Bugün de benzer bir eşikte olabiliriz. Küresel ekonominin birbirine bu kadar entegre olduğu bir dönemde, uzun süreli bir belirsizlik hali, sadece rakipleri değil müttefikleri de aşındırır.

Üstelik bu süreçte dikkat çeken bir başka unsur da “algı yönetimi”nin giderek gerçekliğin önüne geçmesidir. Liderler, içerideki desteği korumak için dış politikayı bir başarı hikâyesi olarak sunmak zorundadır. Ancak bu anlatı ile ekonomik veriler arasındaki makas açıldıkça, inandırıcılık da zayıflar. Bir noktadan sonra toplumlar, söylem ile gerçeklik arasındaki farkı daha net görmeye başlar.

Bu liderler ne pahasına devam edecek?

Çünkü her politik tercih, beraberinde bir maliyet getirir. Artan savunma harcamaları, genişleyen bütçe açıkları, yükselen borçlanma ihtiyacı… Bunların hepsi, geleceğin refahından bugüne çekilen bir avans gibidir. Ancak bu avansın geri ödenmesi kaçınılmazdır. Ve çoğu zaman bu bedeli ödeyenler, karar alıcılar değil sıradan vatandaşlar olur.

Öte yandan, küresel sistemde oluşan bu kırılganlık hali, yeni güç merkezlerinin ortaya çıkmasına da zemin hazırlıyor. Çinve Rusya gibi aktörler, mevcut düzenin zaaflarını kullanarak kendi etki alanlarını genişletmeye çalışıyor. Bu da rekabeti daha da sertleştiriyor ve uzlaşma ihtimalini zayıflatıyor.

Bu süreçte kim kazanırsa kazansın, insanlık genel olarak kaybediyor. Çünkü savaşın ve ekonomik çatışmanın yarattığı belirsizlik, sadece bugünü değil geleceği de ipotek altına alır. Eğitimden sağlığa, teknolojik gelişmeden çevresel sürdürülebilirliğe kadar birçok alanda kaynaklar farklı önceliklere kaydırılır.

Sonuç olarak, içinde bulunduğumuz dönemi sadece “kazananlar ve kaybedenler” üzerinden okumak yanıltıcı olabilir. Daha doğru soru şudur: Bu oyunun sonunda geriye ne kalacak?

Eğer ekonomik savaşın sınırları zorlanmaya devam ederse, sadece piyasalarda değil toplumların dokusunda da derin çatlaklar oluşabilir. Ve o noktada artık mesele, hangi liderin kazandığı değil; insanlığın neyi kaybettiği olacaktır.

Belki de bugün en çok sormamız gereken soru budur: Bu sürdürülebilir mi, yoksa dünya kendi taşıyamayacağı bir yükün altına mı giriyor?


© Yeni Ankara