Barış ama kiminle hangi şartla?
Yazının üslubu size bazı serbest çağrışımlar yaptırabilir. Ancak bu sadece okuyucunun çağrışımıdır. Yazanın kastı değildir…
Her şeyden önce şu soruyu sormak gerekiyor: Devletin resmî raporunda, silahlı bir örgütün feshi ve silah bırakması sürecinin ana eksen olarak konumlandırılması, o örgütü fiilen müzakerenin merkezine yerleştirmek anlamına gelmez mi? Türkiye’nin kırk yılı aşkın süredir mücadele ettiği PKK ve onun lideri Abdullah Öcalan, doğrudan adı anılsın ya da anılmasın, sürecin belirleyici aktörü gibi sunulduğunda; bu, siyasetin meşru zeminini daraltan bir sonuç üretmez mi?
Elbette silah bırakma çağrısı önemlidir. Ancak mesele sadece “silah bırakma” başlığına indirgenirse, şu soru ortaya çıkıyor: Türkiye Cumhuriyeti devleti, silahlı bir yapının kararına bağlı bir reform takvimi mi öngörmektedir? Yani demokratikleşme adımları, terör örgütünün atacağı adıma endekslenmiş bir pazarlık zemini mi oluşturuyor? Eğer öyleyse, bu yaklaşım demokratik siyaseti güçlendirir mi, yoksa silahlı aktörleri dolaylı biçimde teşvik eden bir model mi üretir?
Raporda dikkat çeken bir diğer husus, “Terörsüz Türkiye” vurgusunun merkezîliği. DEM Parti, bu ifadeye şerh düşerek sürecin adının “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olması gerektiğini savunuyor. Peki burada asıl mesele kavramlar mı, yoksa kavramların ima ettiği siyasi çerçeve mi? “Terörsüz Türkiye” ifadesine itiraz etmek, terörün varlığına dair devlet perspektifini mi sorgulamak anlamına gelir? Yoksa terör kavramının kendisinin siyasi bir tanım olduğu iddiasıyla yeni bir meşruiyet alanı mı açılmak istenmektedir?
DEM Parti’nin şerhlerine baktığımızda, kullanılan dilin tek taraflı olduğu, toplumsal travmaları gözetmediği ve güvenlik merkezli bir çerçeve sunduğu yönünde eleştiriler görüyoruz. Ancak şu soru kaçınılmaz değil mi: Türkiye’de on binlerce insanın hayatına mal olmuş bir çatışma sürecinde, devletin güvenlik perspektifini tamamen geri plana itmesi beklenebilir mi? Güvenlik vurgusu yapmak, demokratikleşmeye kapıyı kapatmak mıdır; yoksa demokratikleşmenin ön şartı mıdır?
Daha kritik bir soru ise şu: Terör örgütü liderinin “umut hakkı” gibi başlıklarla yeniden hukuki tartışmanın merkezine taşınması, mağdurlar açısından nasıl bir mesaj üretir? Hukuk devleti elbette evrensel ilkelerle hareket etmelidir. Ancak toplumun adalet duygusu, yalnızca normatif çerçeveyle mi şekillenir? Şehit ailelerinin, çatışma mağdurlarının, zorla göç ettirilen insanların hafızası bu tartışmada nereye oturur?
Burada bir çelişki yok mu? Bir yandan silahlı yapının feshi ve tasfiyesi hedefleniyor; diğer yandan o yapının kurucu lideri, sürecin anahtar aktörü gibi konumlandırılıyor. Örgütü dağıtmanın yolu, örgütün liderini yeniden siyasi denklemde merkezi bir figür haline getirmek midir? Bu yaklaşım, uzun vadede silahlı siyaset geleneğini zayıflatır mı, yoksa “silah sayesinde masaya oturma” algısını pekiştirir mi?
DEM Parti’nin şerhlerinde dikkat çeken bir diğer nokta, “terör” kavramına yönelik itirazdır. Peki terör tanımını tartışmaya açmak, örgütün yöntemlerini meşrulaştırma riskini barındırmaz mı? Eğer bir siyasi hareket, silahlı eylemleri “çatışma” ya da “mücadele” olarak tanımlamayı tercih ediyorsa, bu dil değişikliği geçmişteki eylemlerin niteliğini dönüştürür mü?
Elbette Kürt meselesi yalnızca güvenlik başlığı altında ele alınamaz. Kimlik, temsil, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, kültürel haklar gibi alanlarda demokratik standartların yükseltilmesi gerekir. Ancak şu soruyu sormadan geçebilir miyiz: Bu reformların muhatabı kimdir? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları mı, yoksa silahlı bir örgüt mü? Eğer reformlar bütün toplumu kapsıyorsa, neden süreç dili örgütün tasfiyesine bu kadar bağımlı kurgulanıyor?
Bir başka mesele de meşruiyet sorunudur. Parlamento çatısı altında hazırlanan bir rapor, demokratik meşruiyet açısından önemlidir. Ancak raporun satır aralarında, fiilî muhatabın örgüt olduğu algısı güçleniyorsa, bu meşruiyet zedelenmez mi? Devlet ile vatandaş arasındaki sözleşmenin yerine, devlet ile silahlı bir yapı arasındaki dolaylı müzakere mi geçmektedir?
Sürece dair iyimser olanlar, “Silahlar sussun da nasıl susarsa sussun” diyebilir. Fakat yöntem sorusu göz ardı edilebilir mi? Kısa vadeli sükûnet uğruna uzun vadeli siyasi dengeler riske atılırsa, ortaya çıkacak tablo daha karmaşık olmaz mı? Örgüt liderinin yeniden sembolik ağırlık kazanması, bölgedeki genç kuşaklara nasıl bir mesaj verir? “Silah siyaseti getirir” algısı güçlenirse, demokratik siyaset nasıl kök salacaktır?
DEM Parti’nin şerhleri, dil ve kavramlar üzerinden bir düzeltme talebi içeriyor. Ancak asıl mesele kavramların ötesinde değil mi? Terörle arasına net bir mesafe koymadan, yalnızca terminoloji üzerinden bir itiraz geliştirmek yeterli midir? Toplumsal barışın inşası, geçmişle yüzleşme kadar, yöntemle de yüzleşmeyi gerektirmez mi?
Sonuçta hepimiz şu soruya cevap arıyoruz: Barış kiminle ve hangi şartla? Eğer barış, silahlı bir örgütün liderini yeniden merkezi aktör haline getirerek sağlanacaksa, bu gerçekten barış mıdır, yoksa geçici bir ateşkes mi? Devletin demokratik reformları, silahın gölgesinden tamamen bağımsız bir iradeyle hayata geçirilmesi gerekmez mi?
Belki de en temel soru şudur: Türkiye, demokratikleşmesini bir terör örgütünün tasfiye takvimine mi bağlamalıdır; yoksa demokratikleşmeyi kendi toplumsal iradesinin doğal sonucu olarak mı gerçekleştirmelidir? Eğer ikinci yol tercih edilmezse, yarın başka bir silahlı yapı benzer bir strateji izlediğinde ne söylenecektir?
Barış elbette kıymetlidir. Ancak barışın yöntemi, en az barışın kendisi kadar önemlidir. Silahın gölgesinde yazılan bir barış hikâyesi, gerçekten kardeşlik üretebilir mi? Yoksa yeni soru işaretleri mi bırakır? Türkiye’nin önündeki asıl sınav, bu sorulara vereceği samimi ve tutarlı cevapta gizli değil mi?
