Senden önce kadın senden sonra anne
Oğlum! Senden önce annen, karanlık, tatsız tuzsuz, çocuktan bozma bir kadındı. Ruhunda kronik bir kış.... Dünyevi grilere tutsak, gözbebeklerinden arabesk Çarşambalar sarkan, hani içgüveysinden hallice; denizaşırı bir kuşkanadı... Yıllar, yollar, yorgunluklar... Çimensiz, yosunsuz sürgünler… Mış gibi yaşanan yaşanmamışlıklar… Omzunda kör, kambur tonlarca ağırlık... Dudaklarında irin gibi yapışkan, kimyevi bin avuç çığlık...
Senden önce oğlum ben, örümcek bağlamış iç sesimle şöyle böyle ıslıklar çalıyor, aynada kirpiklerimin tozunu alıyor, daha çok insandan kaçıyor, babana daha çok sataşıyor; daha daha... Demem o ki canımın çanağındaki en güzel tadım, her şeye geç kalıyor; hiçbir şeye balıklama dalıyordum. Her güne aynı uyanıyordum örneğin. Bir gün omzum ağrıyordu, öteki gün kalbim… Hastalıklı yanlarımı budamaya yoktu ki mecalim! Saçlarımı gagalayan rüzgâra diş biliyordum boyuna. Kuş sesleri biriktiremedikçe, gökyüzüsüz kalıyordum sabahları bir de. Mavisiz, kederli, güneşe ırak, kendine tutsak... Sen bilmezsin küçüğüm, karanlık nasıl kemirgen bir vampirdir; bilemezsin; anlatamam; anlatmayayım, bilme de zaten… Bir arpa boyu yaşamamışlığıma hayıflanıyor, kendime acıyordum bana gelemediğin o günlerde. Sıtma tutuyordu gecelerimi, ben gece kusuyordum, geceler beni. Aklımı zorlayan, gönlümü kafese tıkan bir yığın fikir leşiyle boğuşmak, ruhuma avuç avuç darağacı düğümlüyordu. Yol-yordam bilmeyen şiirler karalıyor, rüyalarımı hayra yormuyordum dahası. Amalara sığınıyor, belkilere bel bağlıyordum. Sözün özü, senden önce yarınsız, yarım, yamalı yaşıyordum. Sensiz, eski, eksik, evsizdim. Yolsuz, yoksul, yoksundum. Adıma anlam yükleyen varlığına aç, sesine muhtaçtım; kimsenin bilmediği........
