Zafere gölge yakışmadı
Tarihin yokuşlu yollarında yürürken, sağlam bildiğimiz bağların dahi zaman zaman en hassas imtihanlardan geçtiğine şahit oluruz. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki münasebetler de tam manasıyla böyle bir kavşaktan geçiyor. Son günlerde Azerbaycan’daki okullarda kılık kıyafet yönetmeliği bahanesiyle su yüzüne çıkan başörtüsü kısıtlamaları derin bir hassasiyete kapı araladı. Bu meseleye soğuk diplomatik kalıplarla yaklaşmak ya da olaylara dışarıdan bakan mesafeli bir nazarla eğilmek, aramızdaki o muazzam bağı hiç anlamamak demektir. O halde sükûnetle ve “kardeşlik hukuku”nun omuzlarımıza yüklediği ağır sorumlulukla meseleyi masaya yatırmak zorundayız.
Millet Aynı, Devletler Ayrı
Azerbaycan cenahında zaman zaman yükselen “Bu bizim iç meselemiz, dışarıdan müdahale edilmesin” refleksini anlamak elbette mümkün; ancak bu yaklaşım, Türk milletinin ruh kökünü ve Azerbaycan’a olan derin bakışını ıskalıyor.
Türkiye’deki insan için Azerbaycan, sınırın öte yanındaki “yabancı” bir devlet değildir. Bu bağ, kelimelerin kifayetsiz kaldığı sarsılmaz bir “tek millet” idrakidir. Karabağ zaferi Türkiye’de sokaklarda kutlanırken, kimse olaya dışarıdan bakıp “Azerbaycan kazandı” diye sevinmedi; herkes doğrudan “Biz kazandık, otuz yıllık hasretimiz bitti” diyerek sarıldı bayraklara. Zira bu millet, birbirine ayrımsız bir bağ ile kenetlenmiştir; herkes o büyük zaferi kendi öz zaferi olarak okudu. Savaş kaybedilmiş olsaydı, “Azerbaycan değil, biz” kaybetmiş olacaktık. Bu, iki ayrı devletin varlığının ötesinde, kelimenin tam anlamıyla bir “aynileşme” halidir. Eğer o zafer kazanılmasaydı, Türkiye’de her ev kendi ocağını kaybetmiş gibi yasa boğulacaktı.
İşte bu yüzden, Türkiye’den yükselen feryatları “içişlerine müdahale” olarak okumak büyük bir yanılgıdır. Türk insanı kendisini Azerbaycan’dan ayrı görmediği için, orada yaşananları da dışarıdan bir gözle izleyemiyor.
Bu noktada, masanın arkasındaki küresel hesaba da dikkat çekmek gerekir: İsrail ve Batı bloku, muhafazakâr bir iktidarın........
