Kadroculara göre devletçilik ve milliyetçilik
Yıldırım Koç yazdı…
Cumhuriyet döneminde devletçilik daha ilk başlardan itibaren uygulanıyordu. Bunun bir nedeni, ülkenin bağımsızlığını sağlamanın ve pekiştirmenin tek yolunun devletçilik olmasıydı. Büyük çoğunlukla Ermeni, Rum ve Musevi kökenli sermayedar sınıf, başlangıçtan itibaren emperyalistlerin işbirlikçisiydi ve Kurtuluş Savaşı yıllarında da işgalcileri desteklemişti. Bu sınıfın milli tavrı söz konusu değildi. Müslüman unsurlar arasından bir milli burjuvazi yaratma konusunda İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çaba ve girişimleri de başarısız kalmıştı. Kurulan şirketlerin çok büyük çoğunluğu Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki yıllarda faaliyetine son vermişti.
Büyük fedakarlıklarla kazanılmış mucizevi bir Kurtuluş Savaşı sonrasında elde edilebilen siyasi bağımsızlığın korunması ve güçlendirilmesi, kapsamlı bir devletçiliği, “devlet sosyalizmi”ni zorunlu kılıyordu.
Ayrıca, Mustafa Kemal Paşa’nın Türkiye’ye özgü bağımsızlıkçı, milliyetçi ve demokratik sosyalizm modelinin hayata geçirilebilmesinde, devletçilik, halkçılık ve planlı ekonomi bir bütün oluşturuyordu. İşçi sınıfının çok zayıf ve yoksul köylülüğün ağalara, şeyhlere ve tefecilere karşı bir mücadelesinin olmadığı koşullarda, Kemalist Devrim’i “yukarıdan aşağıya” gerçekleştirme sürecinde, Mustafa Kemal Paşa’nın elindeki en önemli araç, hayatın ve ekonominin her alanında devletçilikti.
Türkiye’de Atatürk döneminde uygulanan biçimiyle devletçiliği anlamak için, “devlet kapitalizmi” ve “devlet sosyalizmi” kavramlarının farkını vurgulamak gerekir.
Ülkede bir burjuvazi geliştirmek amacıyla devletin ekonomiye müdahalesi, devlet kapitalizmidir. Japonya’da 1868 Meiji Restorasyonu ve Almanya’da 1871 sonrasında yapılan, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1909 yılından itibaren “milli ekonomi” adı altında yaptıkları, devlet kapitalizmidir.
Ülkede bir burjuvazinin gelişmesini, sınıf mücadelelerine yol açmasını, siyasi iktidarda etkili olmasını önlemek amacıyla devletin ekonominin ve toplumsal hayatın her alanına müdahalesi, “devlet sosyalizmi”dir. “Devlet sosyalizmi”, sosyalizme yöneliştir, aşama aşama sosyalizmin inşasıdır. Mustafa Kemal Paşa’nın Lenin’e 4 Ocak 1922 tarihinde yazdığı mektupta şu ifadeler vardı: “Memleketimizi düşman işgalinden kurtardıktan sonra, niyetimiz, kamu yararı taşıyan büyük işletmeleri olabildiğince devlet eliyle yönetmek ve böylece, bir büyük kapitalistler sınıfının gelecekte memlekete hâkim olmasının önüne geçmektir.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri ATABE,C.12, Kaynak Yayınları, İstanbul,2003;211)
Türkiye’de Atatürk döneminde “devlet sosyalizmi” uygulandı. Ancak 1946 sonrasında Türkiye’nin Soğuk Savaş koşullarında A.B.D.’nin safında yer almasıyla birlikte, Türkiye’de uygulanan devletçiliğin önemli bir boyutu, sermayedar sınıfa ucuz girdi üretmek ve iktidardaki siyasi partinin yandaşlarına iş olanağı sağlamak oldu; “devlet sosyalizmi” “devlet kapitalizmi”ne dönüştürüldü.
Devletçiliğin Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren yabancı şirketlerin millileştirilmesi yoluyla fiilen uygulanmasına ve CHP Programı’na devletçilik ilkesinin 1931 yılında eklenmesine karşın, CHP kadroları, devlet bürokrasisi ve aydınlar bu konuda yeterli bilgiye sahip değildi. Daha sonraki yıllarda “kapitalist olmayan yol” veya “sosyalist yöneliş” biçiminde formüle edilen sosyalizme geçiş stratejisinin temel unsuru, herhangi bir sınıfın hakimiyeti altına girmeyecek bir devletin devletçiliğiydi. Böyle bir devletçilik, işçi sınıfının ezilmesini önleyeceği ve demokratik hak ve özgürlükleri tanıyacağı için, ülkede sınıf çatışmalarına gerek de bırakmayacaktı. Nitekim, 1930’lu yıllarda kurulan kamu fabrikalarındaki çalışma ve yaşama koşulları günün koşullarında örnek nitelikteydi.
Şevket Süreyya, sosyalistler arasında yaygın kabul gören “devlet” tanımına da karşı çıktı. “Devlet”i basitçe “hakim sınıfların baskı aracı” olarak gören anlayış yerine, emperyalizme karşı mücadelede dayanılacak en önemli güç olarak algıladı ve savundu. Anti-emperyalist çizgide “devlet sosyalizmi”ni ancak böyle bir devlet uygulayabilecekti. Çağımızda emperyalizme karşı mücadelede ulus devletin önemi açıktır. Şevket Süreyya günümüzden yaklaşık 100 yıl önce “ulus devlet”in, sosyalizme yönelik kapitalist olmayan yol stratejisindeki önemini kavramıştı.
KADRO yazarlarının o tarihlerde devletçilik konusunda kimlere karşı mücadele etmek zorunda kaldıklarının bir örneği bir profesördür.
Darülfünun profesörlerinden birinin devletçiliğe karşı çıkışına Vedat Nedim’in ve Şevket Süreyya’nın verdiği yanıtlar aşağıda sunulmaktadır:
“Bir takım Darülfünun profesörleri ki, devletçiliğin Avrupa kitaplarında yeri olmadığını öne sürerek, inkılâbımızın zaruretlerinden doğan bu prensibi ilmî bir edâ ile itibardan düşürmeye yelteniyorlar. ‘Ben, Devletin iktisadi bir devletçilik yapacağına kani değilim. Bunu yirmi seneden beri iddia edenlerdenim.’ Umumî bir konferansta sarf olunan bu sözlerin Darülfünun iktisat müderrislerinden birine ait olmasının, herhangi bir inkılâp darülfünunu indinde bir cürüm teşkil edeceğine şüphe yoktur.” (Dr.Vedat Nedim, “Devletin Yapıcılık ve İdarecilik Kudretine İnanmak Gerektir,” Kadro, sayı 15, Mart 1933;15)
“İbrahim Fazıl Bey isimli bir Darülfünun Müderrisi şunları savunmaktaydı: ‘Gençler! Söze sokulan devletçilik fikirlerini dikkatle tetkik ediniz. Üzerlerindeki alâmeti fârikalara bakınız. Keskin gözleriniz bunları kolayca seçecektir. ‘Ferdi mesai ve faaliyeti esas tutmak’ ve ‘milletin umumî ve yüksek menfaatlerinin icabettirdiği işler’ damgasını taşıyan devletçiliği can evinize sokunuz. O sizi ve memleketi refaha ve mamuriyete götürecektir. Bütün iktisadi faaliyet sahalarının devlet eline geçmesini iddia eden nazariyeleri uzağa atınız. Bunlar memleketi anarşiye götürecek olan bir sosyalizmden başka bir şey değildir.’ (…)
“Fazıl Beyefendi, (…)
“Ortada olan bütün şartları ve vasıfları kendisine hâs bir Türk devletçiliğidir. Ve bu devletçiliğin prensipleri Türk cemiyetinin içinde yaşadığı tarihi şartların hülâsası ve mahsulüdür. Yani orijinaldir. Taklit, intihal veya nakil değildir.” (Şevket Süreyya, “Don Kişotun Yeldeğirmenlerile Muharebesine Kürsü Politikacılığına ve Cavit Bey İktisatçılığına Dair,” Kadro, Mayıs 1933, Sayı 17;10-11,13-14) (Söz konusu yazı: Müderris İbrahim Fazıl Bey, “İnkılâp devletçiliği ve İhtilal devletçiliği”. Akşam Gazetesi, 13 Nisan 1933)
Devletçiliği uygulayacak devlet de bir sınıf devleti değil, milletin tümünün devletidir:
“Halbuki Nasyonalist (milliyetçi) devletçilikte Devlet, şu veya bu sınıfın emrinde değildir. Devleti milletin ileri menfaatlerini temsil eden teşkilatçı bir rehber kadro, iktisadi faaliyetleri milletin ileri menfaatleri hesabına tanzim ve idare eden bir teknisyenler kadrosu teşkil eder. Nasyonalist devletçiliğin ana prensibi bir taraftan milli istiklali her nevi harici kuvvetlere karşı masun tutmak, diğer taraftan da dahilde milli iktisadiyatın kül halinde ve bütün milletin menfaatlerine uygun ve bütün fertlere şamil olarak gelirini arttırmaktır. Umumi milli ihtiyaçları karşılayan ve büyük sermayeye muhtaç olan istihsal şubelerini devlet bizzat teşkilatlandırır. Devlet mülkiyetinin yanında şahsi teşebbüsler de çalışır. Ancak bunların faaliyetleri, milli menfaatlerle taaruz etmeyinceye (zıtlaşmayıncaya,YK) kadar devletin müdahalesinden uzak kalır. Milli sermayelerin bilgisizlik, manasız rekabet, plansızlık ve saire ile israfına mâni olunmak için devletin sermaye hareketi üzerine kontrolü teessüs eder. Milli iktisadiyata insiyaki (içgüdüsel,YK) kanunlar değil, devletin şuurlu ve planlı mesaisi hakimdir. Bu tip devletçilik, hatta bizim idaremizin taalluku (bağlantısı,YK) olmaksızın, bütün milli kurtuluş hareketlerinin zatında mündemiçtir (içkindir,YK). Milli kurtuluş hareketleri kendi iktisadi nizamlarının kemalini ve salim inkişaf imkanlarını ancak böyle bir Devletçi nizam içinde tam olarak bulabileceklerdir. Binaenaleyh Türk cemiyetinin inkişaf mekanizmasını layıkile idrak edemeyen ve devletin bazı idari tedbirlerinde dahi bir ihtilalci sosyalizmin alametlerini görerek telaş gösteren anasıra karşı bu noktanın işaretini çok ehemmiyetli bulduk.” (İsmail Hüsrev, “Türkiye’de Milli Sermaye Hareketi,” Kadro, sayı 10, Ekim 1932;24-25)
Şevket Süreyya’ya göre, devletçilik, sınıf çatışmalarına da gerek bırakmayacaktır. Böylece imtiyazsız ve sınıfsız bir topluma yönelinecektir:
“Sanayiin geliştiği her yerde ve sanayiin gelişmesine paralel olarak sınıfları ve sınıf kavgalarını doğuran XIX. yüzyıl biçiminde bir sanayileşme sistemine karşı milli kurtuluş hareketleri, kendi sanayileşme sistemlerini ortaya atacaklardır. Bu sistem, sömürge ve yarı sömürgelerin zaten yoksun oldukları sanayi ve iş kollarını, bütün milletin gücü ile ve halk yararına kurmaktır. Ana sanayi tesislerini, ana işletme kollarını devlet eliyle kurmak, yaratmaktır. Bu çözüm yolu, bizim gibi, diğer bize benzer memleketlerde de, sanayiin gelişmesinden doğan aşırı sınıf farklarını ve sınıf kavgalarını ta baştan önleyecektir. Hulâsa XIX. yüzyıl kapitalizminin doğurduğu sermayedar-proletarya tezadı, daha baştan filizlenemeyecektir.” (Şevket Süreyya Aydemir, İnkılâp ve Kadro, 2. Basım, Bilgi Yayınevi, Ankara,1968;54)
“Zaten eski feodal kalıntıları bir tarafa itersek, Batı anlamında sınıflar doğurmamış olan yarı feodal, sanayiden yoksun sömürge ve yarı sömürgelerde bugün, Batıdaki anlamda sınıf kavgaları da yoktur. Bu sebeple bu ülkelerde sanayiin, ulaştırmanın, büyük kredi cihazlarının devlet kontrolü altında, millet gücü ile ve planlı bir şekilde geliştirilmesi, yarın dünyaya imtiyazsız, sınıfsız bir millet yapısının misallerini verecektir.” (Aydemir,1968;55)
Uygulanacak devletçilik, planlı olacaktır:
“Milli kurtuluş hareketinin devlet nizamı: Devletçilik” (Aydemir,1968;200)
“Bu oluşun nizamı, elbette ki başıboş bir gelişme değil, Planlı bir devlet düzeni, bir devletçiliktir. Öyle bir devletçilik ki, hem bu tekniksiz ülkede yüksek tekniği........© Veryansın TV
