menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Osmanlının son devrinde saltanat ve hilafete bakış

11 1
24.01.2026

Osmanlıda 1750’lerden sonra yaşanan önemli çalkantıların sebebi, Avrupa’daki fikir hareketleridir. Demokrasi kavramı ve otokrasiye karşı gelişen fikrî ve faal plâtformlar özellikle mektepli gençleri etkilemeye başladı.

Bu meyanda Osmanlıyı değişime uğratmaya çalışan ilk fikrî hareket Tanzîmât’tı. Bu hareket Osmanlı yönetimini ilerde meclisin açılmasına kadar götürecekti. Tanzîmât “nizamlar” demektir. Hâlbuki Osmanlının gâyesi “nizâm-ı âlem” yâni cihâna nizam getirmekti. Ancak âleme nizam vermek isteyen Osmanlıya, Avrupa yön vermeye başlamıştı. Bu Osmanlıya bir zillet ayarıydı. Oğuz Kağan’dan beri “kut almış” kağanın töresi ışığında devlet yöneten Türkler ilk defâ otorite paylaşımı tehdîdi ile karşı karşıya geliyordu.

Şinâsî’nin “Bir ıtıknâmedir insana senin kaanûnun //// Bildirir haddini sultâna senin kaanûnun” (Senin bu kanûnun (Tanzîmât Fermânı) insanlara kölelikten kurtuluş berâtıdır ve senin bu fermânın sultâna haddini bildirecektir).

Burada “had bildirmek” tevriyeli olarak hem haddini bildirmek yâni tehdîd anlamında bir ibâre olup aynı zamanda yönetim hudûdunu bildirmek olarak kullanılmıştır.

Zâten Şinâsî aynı kasidede, “idol” olarak gördüğü Mustafa Reşîd Paşa için “Ey ahâlî-i fazlın reis-i cumhûru” (Ey fazîletli insanların cumhurbaşkanı) ifâdesini kullanması, o gün için ilerideki parlamenter sistemin ilk işâret fişeğiydi.

Osmanlının yönetimi Batı’yı neden bu kadar alâkadar ediyordu? Osmanlı tek bir devlet; Batı ise devletler topluluğu idi. Batı devletlerinin tamâmına yakını monarktı. Mes’ele saltanat falan değil, azınlıklara ve bütün Hristiyan gruplara geniş haklar tanımaktı. Bu tam bir uydurma plânıydı. Osmanlı zâten gayr-i Müslimlere en geniş hakları tanımıştı.

Osmanlı Batı gibi değildi; işin içinde bütün İslâm âlemini bağlayan “hilâfet” vardı. Batı’da ise üçe ve kendi içindeki türevleriyle beşe altıya bölünmüş bir Hristiyanlık ve sembolik bir Papalık vardı. İstanbul ve Doğu Roma bağlamında Patriklik Batı için özellikle de Rusya ve diğer Islav kavimler için çok önemliydi. Avrupa’da yaşayan teba’a için hilâfet değil saltanat önemliydi. Avrupa’daki Osmanlı teba’ası, ne idârî ne de dînî yönden bir sıkıntının içindeydi. Dinlerinde serbest, idâri ve adlî yönden de emniyyet içindeydiler. Saltanat, Batı için tehdîd; hilâfet ise İslâm beldeleri için sığınma ve iftihâr vesilesi idi.

Aslında hilâfet her ne kadar Yavuz zamanında Osmanlıya gelse de şümul bakımından Oğuz Kağan’a kadar uzanan bir otorite kavramıydı ve bunun da adı “kut”tu. Bu ifâde “kut” “tengri kut” “idi kutıduk kut” gibi mânâsı ile kuvvet oluşturan bir kavramdı. Türk kağanları “kut almış” olarak bilinir ve Kök Tengri’den aldıkları güç ve onay ile devleti yönetirlerdi. Göktürk Kitâbeleri’nde “Tengri küç birtük üçün özüm kutum bar üçün” (Tanrı güç verdiği için ve şahsımda (kağanlığımda) bulunan kut için) ifâdesi bunun göstergesidir. Bu şümullü yönetim kağana hem idârî hem de ilâhî bir güç veriyordu.

SALTANAT VE HİLÂFET

İslâm’ın başlangıcında elbette anladığımız manada “hilâfet” yoktu. Hazreti Peygamber hem devlet reisi hem de ordu komutanı idi. Bu yönüyle Medîne’deki ilk İslâm devletinin reisi olan Efendi’miz hem tek yöneticiydi hem de peygamberliği dolayısıyla ilâhî gücü de elinde bulunduruyordu. Yâni hem ahkâma hem de esrara hâkimdi. Onun vefâtı aynı sistemin devâmı için yönetimde ilâhî gücün devâmı ve onun işâretiyle esrârı da elinde bulunduracak bir ahkâm yöneticisi gerektiriyordu ki bu ilk örnek de Hazreti Ebûbekir idi. Efendimiz’in sonrasındaki bu özellikleri taşıyan yöneticiye “Halîfe” denildi. “Râşid Halîfeler” döneminde hilâfet, İslâm’ın ta kendisi, Emevî ve Abbâsîler döneminde aba altında sopa gösterme, Yavuz Sultan Selîm’le birlikte “zıllulâh-ı fi’l-âlem” yâni kelime anlamı olarak (Allâh’ın yeryüzündeki gölgesi, meâlen ise Allâh’ın yer yüzündeki mânevî gücü olarak yorumlandı.

17.yy.lara kadar maddî yönden çok kuvvetli olan Osmanlı hem Müslümanları hem de Hristiyan teba’ayı şer’-i ve örfî hukukla rahatlıkla idâre etmiştir. Sultan Abdülhamîd ile birlikte devletin hem Batı’da hem de geniş Osmanlı coğrafyasındaki gücünü kaybetmesiyle “ittihâd-ı İslâm” (İslâm Birliği) mecbûriyeti kendisini hissettirmiştir.

Batı’da Papalık yamalı bohça gibi olan Hristiyan dünyâsında belli bir topluluğun dînî sembolü olarak hüküm........

© Türkiye