Farklı bir Tanzîmâtçı: Ziyâ Paşa
Ziyâ Paşa gönlünü yeni sevgiliye kaptırıp eskisinden vaz geçemeyen ikisini de elinde tutmaya çalışan cevvâl bir âşık gibiydi. Eski sevgilisi dîvânın kalitesinden ve albenisinden vazgeçemiyor, yeni sevgilisini de yedeklemeye çalışıyordu. Ama olmuyordu. Onun hüviyeti eski mühürlü idi.
Türk şiirini farklı ve birbirine geçmiş şekillerde görürüz. Tañ Teñri şiiri ve Dîvânü Lugât’t-Türk’teki Alp Er Tunga Sagusu birbirine yakın düzendedir. Aralarında diziliş farkı vardır.
Türk halk edebiyâtı 15. asra kadar en yaygın türdü. Türkistan ve sonrasında Selçuklu coğrafyasında aynı tür ve aynı terennümleri görürüz. Halk edebiyâtı koşmalarıyla, mânileriyle halkın anladığı ve sevdiği bir türdü. Bu türlerle destanlar yazmışlar, hâtıralarını diri tutmuşlar, ağıtlar yazıp ağlamışlar, koçaklamalarıyla yiğitlik damarlarını kabartmışlar, güzellemeleriyle gönül tellerini titretmişler, ilâhîleriyle saf dînî duygularını dillendirmişlerdir.
Aradığı güzel hangi coğrafyada bulacağını bilemeyen Karac’oğlan gönlünü sorgular: “Mardin’den de Karaco’lan Mardin’den /// Çeken bilir ayrılığın derdinden /// Koçhisar’dan Hasan Dağ’ın ardından/// Acep gezsem ala gözlüm var m’ola?”
Ayrılığı da işler: “Güzel ne güzel olmuşsun görülmeyi görülmeyi /// Siyah zülfün halkalanmış örülmeyi örülmeyi /// Yiğit sevdiğinden soğur /// Sarılmayı sarılmayı.”
Halk şâirleri daha doğrusu gezgin ozanlar ellerinde sazları durmadan gezerler ve bir çeşme veyâ pınar başında gördükleri güzellere gönül bırakırlardı. Koçaklamalarıyla yiğitlik şiirleri yazan Köroğlu hem vuruşmayı hem de güzelleri ihmâl etmedi.
Horasan erenleri, ilâhî aşk erleri, Yesevî dervişleri: “Derviş bağrı taş gerek/// Gözü dolu yaş gerek/// Koyundan yavaş gerek/// Sen derviş olamazsın” diye dil-pürhûn, hâne-berdûş (evi sırtında) “Bir abam var atarım, nerde olsa yatarım” diyen Yûnus gönüllüler bu coğrafyaya dert ektiler, aşk biçtiler.
Anadolu coğrafyasında her kesimden insanların en çok okuduğu Mevlid’i de unutmamak lâzımdır.
YÜKSELEN YILDIZ: DÎVÂN EDEBİYÂTI
16. yy.la birlikte Osmanlı mülkünde münevver çevrelerinin yeni gözdesi Dîvân edebiyâtı olmaya başladı. Üst düzey geometrik bir orantıya sâhip olan bu edebiyatla herkesin uğraşması zâten mümkün değildi. Konuları içinde âyetler, hadisler, darb-ı meseller, muammâlar, târihler ve çok yönlü edebî san’atler bulunduran yüklü bir türdü bu edebiyat.
13. yy.la başlayan İslâm kültürünün geniş araştırma faâliyetleriyle birlikte tefsir, hadis, akâid ve siyer gibi İslâmî yelpâzede geniş yer tutan bu ilimler, dîvânın da konuları içinde olunca bu sahada kalem oynatanların vasat hattâ iyi derecede Arapça ve Farsça öğrenmeleri de gerekiyordu. İslâm yönü ile Arapçaya; edebî yönü ile de Farsça’ya yakın olduğu için bu yolun tâlipleri genelde medrese eğitimi almış olanlardan çıkıyordu.
Medreselerde zâten din ve müsbet ilimlerde bu iki dilin geçerli olması normaldi. Dînî ve ilmî eserlerin tamâma yakını Arapça idi.
Buna şaşırmamak lâzım. Orta Çağ’da da hattâ son zamanlara kadar Batı’da hem İncil (din) dili hem de bilim dili Lâtince idi.
Devrin Fârisî dilinde Hâfız-ı Şîrâzî ve Molla Câmî el altı kitâbı gibi olurken, 13.yy.dan çağlara yayılan Mesnevî-i Şerif de hayranlarının vaz geçilmezi durumundaydı.
Genelde 19. asra kadar kavram olarak Batı sâdece fetih ve savaş olarak biliniyordu. Onların kültür ve edebiyatları Osmanlı mülkünde hiç geçerli değildi.
Yarışta yavaşlayan mutlakâ geçilir. Osmanlı 1800’lere kadar hep önde koştu. 1699’da bir nefeslenme bile ona toprak ve daha önemlisi prestij kaybettirdi. Karlofça âdetâ sonun başlangıcı oldu. Kurt bir def’a tökezlerse sırtlanların affı olmaz. Osmanlının bir düşmanı yoktu ki… Osmanlıyı bir din müessesesi olarak gördüğü için Batı onunla hep Haçlı rûhuyla savaştı. Bu yüzden Devlet-i Âliye’de yapılan bütün yenilikler bir Haçlı zaferidir.
Hastalık sârîdir. Bünye zayıflarsa hastalığa karşı koyamaz. Batı’nın dehrî (epiküryen, dünyâ zevkleri, hedonik temâyüller) yıkımı Osmanlıya sıçramaya başladı. Batı’ya öğrenci göndermelerle birlikte, Tanzîmat aydınlarının olmazsa olmazı Fransızca dili ile Batı’nın edebiyat ürünleri dilimize giriyordu. Yaşanan duygu ve günahlarını yazan kişinin ağzıyla başka şahıslarda şekillendirdiği mâcerâlar, roman adı altında ahlâkî değerleri tahrîb ediyordu. Tiyatro bir hârikaymış ve hayâtın bir parçasıymış gibi belirtildi. Bu devrin yazarları her şeyden bir parça; ama hiçbir şeyden........
