Gerçeklere gözleri kapamayalım!
Önce Şanlıurfa ardından Kahramanmaraş’taki okul katliamları yürekleri parçaladı. Oyun çağındaki çocukların kurşunların hedefi olması insanlıktan nasibini almış herkesi acıya boğdu. Tabii hadiseler sadece acıyı değil derin bir tedirginliği de beraberinde getirdi. Daha yeni akıl baliğ olmuş yani daha yeni çocukluktan çıkmış insanların katil olabilmesi üstelik katliam yapabilmesi hepimizi ve fakat özellikle idarecilerimizi derinden düşündürmelidir. Elbette idarecilerimizin düşünmekten öte şeyler yapması gerekir zira icra mevkiindeler...
İki şehrimizdeki iki okulda yaşanan vahim hadiseler hemen herkesin zihnine şu soruyu getirdi: Neden?.. Soru, hemen herkesi muhasebeye sevk etti. İnsanlar gençlerimizin nasıl bu hâle geldiğini sorgulamaya başladı. Tabii böyle durumlarda suçluyu bulunca bir rahatlama oluyor. Tamam suçlu budur diyoruz. Linçliyoruz, lanetliyoruz ve rahatlıyoruz…
Urfa’daki hadisede öğrencinin ailesi garipti, okumamıştı, yoksuldu. Bu neticeyi getiren sebepler bunlar olarak görüldü. Ne var ki Kahramanmaraş’taki aile bu düşüncenin üzerine kırmızı çizgi çekti. Gencin ailesi hem varlıklı hem okumuştu. Üstelik önemli vazifelerde bulunuyordu. Biri polis biri eğitimci idi. Demek ki işin gariplikle, yoksullukla, okumamışlıkla ilgisi yoktu.
Yani baştan suçlu ve sebep aranmaya başlandı. Çünkü birinci tez bir olayla çökmüştü. Bu defa da şunu okuyor şunu takip ediyor dendi. Çözüm olarak da polisiye tedbirlerin ötesine geçilemedi...
Hâlbuki bu noktaya nasıl geldiğimizi anlamak için biraz gerilere gitmemiz icap ediyordu. Aslında toplumumuzdaki bozulma "İstanbul Sözleşmesi"yle hızlanmıştı. Biz olacakları daha ilk günden fark etmiş ve 'İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması için senelerce mücadele vermiştik. Siyasetçisinden sanatçısına, köşe yazarından sosyal medya fenomenine o kadar çok kişi bu sözleşmeyi desteklemişti ki kaldırılması uzun zaman mümkün olmamıştı. Sonunda Cumhurbaşkanımızın yerinde kararı ile çöpe gönderildi.
Peki bu sözleşmenin en can alıcı maddesi ne idi? Bana sorarsanız “nasihatin kaldırılması” idi. Baba oğula, ana kızına, beyi hanımına nasihat edemeyecekti. Sanki, güzel ahlaklı ol, şundan kaç, şunu yap demek suç addedilmişti. "Mor Çatı Kadın Sığınağı Derneği" Meclis'e kadar girmiş, ahkam keser olmuştu!
Hâlbuki Sevgili Peygamber Efendimiz “Din nasihattir" buyurmuştu. Nasihatin olmadığı yerde ahlak nasıl yerleşirdi?
Suçla kurtul metodu!..
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş olaylarından sonra bakıyorum da bugün hemen herkes aileyi suçlamakta, “neden çocuğuna sahip çıkmadın” demektedir. Elbette bu tespitte haklılar fakat hadise bugün aileyi çok aşan bir karakter arz ediyor. Bugün haklı olarak aileye atıp tutan bu insanlar acaba bu tepkinin onda birini 'İstanbul Sözleşmesi’ne karşı göstermişler miydi?!
Toplumumuzu ayakta tutan aile yapımız 'İstanbul Sözleşmesi’nin çarklarında öğütülürken bugün ayağa kalkanlardan en ufak bir itiraz var mıydı? Aslında bugünkü netice adım adım hazırlanıyordu ve üç beş kişi dışında bunu dile getiren kimse yoktu. Alınlarında “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” diye arz-ı endam edenler neye ve........
