Dijital çağda yazı yok oluyor hafızalar çöküyor
Prof. Dr. Ali Murat Kırık
Dijitalleşmeyle yazının sağladığı faydadan yani durup düşünülmüş, düzenlenmiş, geri dönülebilir bir kayıttan kısmen vazgeçilerek, sözün sağladığı unsurlar öne çıkarılıyor; hız, ton, yakınlık, anlık ortaklık... Bu değişimin kendisi tek başına bir gerileme sayılmaz; her iletişim biçiminin kendine has güçlü yanları vardır. Ancak yazının binlerce yıldır üstlendiği ikinci bir fonksiyon daha bulunuyor: Biriktirmek... Mesele de burada başlıyor.
Uzunca bir şey anlatması gereken kişi bugün çoğu zaman yazmıyor, bunun yerine kırk saniyelik bir sesli mesaj bırakıyor. Karşı taraf da onu genellikle başka bir işle uğraşırken hızlandırılmış şekilde dinliyor. Benzer bir durum başka alanlarda da gözleniyor: Bir yemek tarifi için metne değil videoya, bir konuyu öğrenmek için makaleye değil podcast'e, gündemi takip etmek için köşe yazısına değil canlı yayına başvuruluyor.
Bu tercihlerin ortak bir yönü var: Yazının sağladığı faydadan yani durup düşünülmüş, düzenlenmiş, geri dönülebilir bir kayıttan kısmen vazgeçilerek, sözün sağladığı unsurlar öne çıkarılıyor; hız, ton, yakınlık, anlık ortaklık... Bu değişimin kendisi tek başına bir gerileme sayılmaz; her iletişim biçiminin kendine has güçlü yanları vardır. Ancak yazının binlerce yıldır üstlendiği ikinci bir işlev daha bulunuyor: Biriktirmek. Tartışmanın asıl konusu da burada başlıyor.
YAZININ TARİHSEL YÜKÜ
Sözün yazı karşısındaki konumu yeni bir tartışma değil. Yirminci yüzyılda Eric Havelock, Jack Goody ve Walter Ong gibi araştırmacılar bu meseleyi kültür kuramının merkezine taşıdı. Ortak tespitleri şuydu: Sözlü kültürlerde bilgi, onu taşıyan insanlarda yaşar. Bir destan, ezberlendiği ve tekrar edildiği sürece vardır. Bu sebeple sözlü geleneğin dili kalıplarla, tekrarlarla, ölçüyle ve sabit sıfat öbekleriyle örülüdür. Bunlar süs değil, hafızanın taşıyabileceği şekilde kurulmuş cümlelerdir.
Bu literatürün en tartışmalı yanı, sözlü ve yazılı kültürler arasında keskin bir ayrım kurma eğilimidir. Sonraki çalışmalar bu “büyük ayrım” tezinin fazla kategorik olduğunu, gerçek toplumlarda sözlü ve yazılı pratiklerin iç içe geçtiğini gösterdi. Osmanlıda bir fermanın yüksek sesle okunması ya da bugün bir sunumun hem yazılıp hem anlatılması bunun basit örnekleridir. Dolayısıyla aşağıdaki tartışmayı bir "geri dönüş" iddiasından çok, iki biçim arasındaki dengenin yer değiştirmesi olarak okumak daha isabetli görünüyor.
İKİNCİL SÖZLÜLÜK KAVRAMI
Walter Ong, radyo ve televizyonun yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan durumu “ikincil sözlülük” diye adlandırmıştı. Bu, yazının içinden geçmiş, okuryazarlığı varsayan ama yeniden konuşmaya, dinlemeye ve anlık ortaklığa dayanan bir kültür biçimiydi. Bunu 1980'lerde formüle eden Ong, herkesin cebinde bir yayın aracı taşıyacağı dönemi göremedi.
Bugünkü ortam ise o kavramın öngördüğünden daha ileri bir noktada duruyor. Yalnızca dinleme ve seyretme değil, üretim de dağıtılmış durumda. Podcast, canlı yayın, sesli sohbet odaları, kısa video ve sesli mesaj, iletişimin ağırlık merkezini sese doğru kaydırıyor. Dahası, yazının kendisi de sözlü hâle geliyor. Mesajlaşma dili, noktalama ve büyük harf kullanımını duygusal tonlamaya çeviren, konuşmaya yakın bir yazı türü üretti. Yazılı olan ile sözlü olan arasındaki sınır artık tarihin çoğu döneminden daha bulanık.
TANIDIK BİÇİMLER: MEDDAH, ÂŞIK, KAHVEHANE
Bu dönüşümü Türkiye’nin kültürel geçmişi üzerinden okumak, meselenin yalnızca teknolojik olmadığını göstermesi bakımından faydalı olabilir. Uzun soluklu bir podcast, tek bir sesin saatlerce, kalıplı ve doğaçlama şekilde anlattığı meddah performansına benzer. Canlı yayınlardaki karşılıklı atışmalar, âşık geleneğindeki karşılaşmalarla aynı mantığı taşır. Sosyal medyadaki tartışmalar ise kahvehane sohbetinin ölçek büyütülmüş hâli sayılabilir; orada da gaye çoğu zaman ikna etmek değil, seyirci önünde üstünlük kurmaktır.
Kısa videolardaki “sesler” ve akımlar da benzer bir fonksiyon görüyor. Hazır bir kalıp alınıyor, üzerine küçük bir varyasyon giydiriliyor ve öyle dolaşıma sokuluyor. Bu, sözlü geleneğin kalıp dizeleriyle çalışma biçimine yapısal olarak yakındır.
Sözlü kültürlerin bir başka özelliği, antropoloji literatüründe “homeostatik olma” diye anılır; topluluk, güncel işine yaramayan hatırayı zamanla eler. Geçmiş, bugünü........
