menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Batı’nın şaşmayan pusulası: ‘Biz’ ve ‘Ötekiler’ üzerine uzun bir yolculuk

13 0
09.05.2026

Avrupa’da rüzgârın yönü değişti. “Biz ve Öteki” ayrımı artık din ekseninden çıkıp akılcılık, sanayi ve medeniyet üzerine kurulmaya başladı. Aydınlanma düşünürleri, insanlık tarihini ilkellikten medeniyete uzanan tek yönlü bir yolculuk olarak gördüler. Tahmin edebileceğiniz gibi bu yolun en zirvesinde hukuku ve bilimiyle Avrupa otururken, dünyanın geri kalanı bu gelişim merdiveninin alt basamaklarında takılıp kalmış “geri kalmış” toplumlardı!

İnsanlık tarihine dönüp baktığımızda, aslında devasa bir “tanışma” ve hemen ardından gelen bitmek bilmez bir “tanımlama” serüveni görürüz. İster ferdi ister sosyal olsun kimliklerimizi öyle boşlukta süzülen, dış dünyadan kopuk bir fanusun içinde inşa etmiyoruz. Aksine, kim olduğumuzu bulurken her zaman dışarıdaki bir “öteki”ne varoluşsal bir ihtiyaç duyuyoruz. Tıpkı yönümüzü bulmak için bir pusulaya ve bir kuzeye ihtiyaç duymamız gibi; kendimizi tanımlamak ve bir yere ait hissetmek istediğimizde de mecburen sınırlar çiziyoruz. Usta düşünür Cemil Meriç’in o isabetli tespitiyle söylersek; bireyler veya toplumlar olarak göğsümüzü gere gere “Biz” diyebilmek için, kendi dışımızda kalan ve genelde bize zıt gibi algılanan bir “Onlar” kategorisi oluşturmak zorundayız.

Avrupa’nın fikir tarihine felsefi ve sosyolojik bir gözle baktığımızda da kıtanın gelişimini tetikleyen ana argümanlardan birinin bahsettiğimiz “Biz ve Öteki” ilişkisi olduğunu net bir şekilde fark ederiz. Üstelik tarih boyunca bu öteki, öyle yerinde sayan, sıkıcı ve sabit bir realite olmamış; tam tersine, dünyadaki güç dengeleri değiştikçe ve toplumlar buhranlar yaşadıkça sürekli güncellenen, âdeta kullanışlı bir kurgu fonksiyonu görmüş. Avrupa kendi benliğini kurarken sadece coğrafi haritalarla yetinmemiş, kafaların içindeki kültürel sınırları da hep bu öteki üzerinden derinleştirmiş. Gelin, Orta Çağ'ın o taş duvarlı kiliselerinden çıkıp bugünün modern metropollerindeki göçmen mahallelerine kadar uzanan bu büyük kimlik inşası yolculuğunun izini birlikte sürelim.

ORTA ÇAĞ: SOĞUK TAŞ DUVARLAR VE "KÂFİRLER"

Avrupa fikrinin homojen bir kimlik olarak tarih sahnesine çıkışı, aslında Antik Roma İmparatorluğu'nun o ihtişamlı çöküşünden sonra başlıyor. O dönemde kıtayı saran siyasi boşluğu Katolik Kilisesi doldurunca işler değişiyor. O yıllarda birine “Avrupa” dediğinizde aklına bugünkü gibi sınırları belli coğrafi bir kıta değil, düpedüz “Hristiyanlık Âlemi” geliyordu. Ancak Kilise'nin bu bütünlük algısını ve kendi iç otoritesini sağlam tutabilmesi için bir şeye ihtiyacı vardı: Dışarıdakileri “kâfir”, “pagan” veya “sapkın” olarak etiketlemek. Çünkü o inanca göre kurtuluşun tek adresi Kilise'nin sınırları içiydi; dışarıdaki herkes ilahi düzene bir tehditti.

İşte tam bu atmosferde, İslamiyet’in doğuşu ve Müslümanların Endülüs Emevileri aracılığıyla İspanya üzerinden Avrupa'nın kapılarına dayanması, Hristiyan dünyasında tam anlamıyla deprem etkisi oluşturdu. Yüzyıllardır kendi içine kapalı, sessiz sakin bir tarım toplumu olarak yaşayan Avrupa, karşısında yenilikçi ve askerî açıdan güçlü bir öteki bulunca fena hâlde paniğe kapıldı. Avrupa kendi eksiklikleriyle mantıklı bir şekilde yüzleşemediğinde, en kolaya kaçıp bütün korkularını bu yeni ötekine yansıtmayı seçti.

Kilise, içerideki bitmek bilmeyen feodal kavgaları, prenslikler arası savaşları ve derin yoksulluğu unutturmak için Müslüman düşmanlığı imgesini ustalıkla bir çimento gibi kullandı. Hristiyan din adamlarının o ateşli vaazları, Orta Çağ'ın zihinlerine Doğu'nun abartılı ve canavarlaştırılmış masallarını ekiyordu. Kısacası, Avrupa kendi ruhsal saflığını ve üstünlüğünü kanıtlayabilmek için ötekinin kesinlikle günahkâr bir “kötü adam” olmasına muhtaçtı.

HAÇLI SEFERLERİ VE MATBAADAN YAYILAN "TÜRK KORKUSU"

Batı'nın zihnindeki bu kurgusal ötekinin en somut ve maalesef en kanlı deneme tahtası hiç şüphesiz Haçlı Seferleri oldu. Papa II. Urbanus'un o meşhur çağrısıyla başlayan bu seferler, aslında dağınık Avrupa fikrinin bir “kutsal savaş” etrafında kenetlenip ilk defa net bir politik kimliğe bürünmesine yol açtı. Yani mesele sadece gidip Doğu'nun zenginliklerine el koymak değildi; Avrupa bu savaşlarla aslında kendi varoluşunu, kendi "Biz"ini tanımlıyordu. Kendilerini “Tanrının Ordusu” ilan eden Haçlılar, karşılaştıkları insanları vahşi, zalim ve kana susamış paganlar........

© Türkiye