Türkiye’de Yükselen Anti-Emperyalist ve Anti-Siyonist Dalga: Yerli İşbirlikçi Yapıların Siyasal ve İdeolojik Meşruiyet Krizi
Türkiye’de anti-emperyalizm, geçici bir siyasal tutumdan ziyade tarihsel bir düşünsel ve toplumsal damar olarak şekillenmiştir. Osmanlı’nın son döneminden itibaren kapitülasyonlar, dış borçlar ve yarı-sömürge ilişkiler, emperyalizme karşı güçlü bir kolektif hafıza yaratmıştır (Ahmad, 1993). Cumhuriyet’in kuruluş süreci de bu hafızayı anti-emperyalist bir siyasal söylemle kurumsallaştırmıştır.
Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin NATO’ya eklemlenmesi, bu anti-emperyalist mirasla ciddi bir gerilim yaratmıştır. Bu gerilim, 1960’lı ve 1970’li yıllarda öğrenci hareketleri, sendikalar ve sol siyasal örgütlenmeler aracılığıyla açık bir anti-emperyalist hatta dönüşmüştür (Zürcher, 2004).
2000’li yıllarla birlikte Türkiye, küresel neoliberal düzenle daha derin bir entegrasyon sürecine girmiş; bu süreçte emperyalist merkezlerle uyumlu hareket eden siyasal, ekonomik ve bürokratik elitler güç kazanmıştır. Bu elitler, çoğu zaman “istikrar”, “güvenlik” ve “kalkınma” söylemleriyle meşrulaştırılmıştır.
Ancak Filistin meselesinin küresel ölçekte yeniden merkezileşmesi ve İsrail’in politikalarının teşhiri, Türkiye’de anti-siyonist bilinci güçlendirmiş; bu bilinç, anti-emperyalist tarihsel mirasla birleşmiştir. Bu birleşme, yerli işbirlikçi yapıların daha açık biçimde sorgulanmasına zemin hazırlamıştır.
Türkiye’de Emperyalizm ve Yerli İşbirlikçilik İlişkisi
Bağımlılık kuramına göre Türkiye, uzun süre merkez kapitalist ülkelerle asimetrik ilişkiler içinde gelişmiştir (Frank, 1967). Bu ilişkiler yalnızca dış politikada değil, iç sınıfsal yapı üzerinden de yeniden üretilmiştir. Büyük sermaye grupları, finans çevreleri ve bazı siyasal elitler bu sürecin taşıyıcısı olmuştur.
Yerli işbirlikçilik Türkiye’de yalnızca ekonomik bir konum değil, aynı zamanda ideolojik bir tercihtir. Batılılaşma, modernleşme ve güvenlik söylemleri, çoğu zaman emperyalist merkezlerle uyumu meşrulaştıran araçlar olarak kullanılmıştır.
Medya, akademi ve bürokrasi alanlarında üretilen söylemler, bu işbirliğinin toplumsal rıza zeminini oluşturmuştur. Emperyalist politikalar “zorunlu gerçekçilik” ya da........
