menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sarı Zarflar: Aidiyetin ve Direnişin Sineması

5 0
wednesday

Uzun zamandır yeni Türkiye’nin siyasi olarak yarattığı tahribatı kim ne zaman cesur bir şekilde sinemaya taşıyacak diye düşünüyordum. Berlinale ana yarışma filmlerinden biri olan “Sarı Zarflar” bunu yaptığı için başlı başına çok kıymetli. Her açıdan güçlü bir film: Oyunculuklar çok iyi, entelektüel mizah yerli yerinde. Üstelik sadece festival izleyicisine değil, vizyon seyircisine de ulaşabilecek bir anlatı kuruyor. Berlin/Ankara, Hamburg/İstanbul eşleşmesi güçlü bir yabancılaştırma etkisi yaratıyor ve aidiyet meselesini düşünmeye sevk ediyor…

Uzun zamandır yeni Türkiye’nin siyasi olarak yarattığı tahribatı kim ne zaman cesur bir şekilde sinemaya taşıyacak diye düşünüyordum. Berlinale ana yarışma filmlerinden biri olan “Sarı Zarflar” bunu yaptığı için başlı başına çok kıymetli. Her açıdan güçlü bir film: Oyunculuklar çok iyi, entelektüel mizah yerli yerinde. Üstelik sadece festival izleyicisine değil, vizyon seyircisine de ulaşabilecek bir anlatı kuruyor. Berlin/Ankara, Hamburg/İstanbul eşleşmesi güçlü bir yabancılaştırma etkisi yaratıyor ve aidiyet meselesini düşünmeye sevk ediyor…

Uzun zamandır aklımda şöyle bir soru vardı: Yeni Türkiye’nin siyasi olarak açtığı yaraları Türk sinemamızda kim, ne zaman cesur bir şekilde doğrudan ele alacak?

Kendi kendime sorduğum bu soruya bir cevap olarak gelen “Sarı Zarflar”; devlet baskısı nedeniyle hayatları altüst olan bir akademisyen ve sanatçı çift üzerinden ilerleyen hikayesinde, sadece bireysel bir çöküşü değil, uzun süredir hissedilen ama yeterince görünür olmayan sistematik bir kırılmayı da görünür kılıyor.

Bu yüzden İlker Çatak’ın kariyerinde yeni bir eşik olan bu film daha en baştan politik olarak kıymetli bir yerde duruyor. Ama “Sarı Zarflar”ı güçlü kılan şey yalnızca meselesi değil. Sinemasal olarak da son derece dengeli bir film. Entelektüel mizah yerli yerinde, hiçbir zaman didaktikleşmeden anlatının içine sızıyor hatta yer yer didakleşmeye meyil ettiği yerlerde bile film kendisini eleştirip bundan eğlenceli bir şekilde kaçmayı başarıyor.

Oyunculuklar da çok güçlü; karakterlerin taşıdığı baskı ve kırılganlık hissi sahici ve kurulan dünya ikna edici. Uzun bir aradan sonra sinemaya dönen Özgü Namal, karakterin güçlü duruşunu ve kararlılık içeren direnişini sahnelere taşıyor. Karakterin aldığı kararlar, sesini duyurması ve sistemle olan ilişkisi, filmin politik ve dramatik ağırlığını görünür kılan temel unsur oluyor. Tansu Biçer ise aynı dünyanın içinde farklı bir sıkışmışlık halini temsil ediyor ve nihayetinde iki oyuncu arasındaki denge, filmin gerilimini ustalıkla görünür kılıyor.

Ve belki de en önemlisi; film sadece festival seyircisine değil, geniş bir vizyon izleyicisine de ulaşabilecek bir dil kuruyor. Bu denge, bugün festivallerin ana yarışma seçimlerinde sık rastlanan bir şey değil.

Filmin en dikkat çekici tercihlerinden biri ise mekan kullanımı. Berlin’in Ankara’ya, Hamburg’un İstanbul’a dönüşmesi yalnızca pratik bir prodüksiyon kararı değil; aynı zamanda güçlü bir yabancılaştırma etkisi de yaratıyor. Öyle ki devletin toplum ve birey üzerindeki kontrolünün mutlak olduğu, muhalefete izin verilmeyen, siyasi, sosyal ve ekonomik hayatın tek bir merkezden yönetildiği baskıcı yönetim biçiminin hakim olduğu ülkelerde yaşayan herhangi biri, böyle bir ortamın yalnızca sistemle değil, yaşadığı yerle de arasına mesafe koymak zorunda kaldığını anlıyor. Aidiyet duygusu burada coğrafi değil, politik bir meseleye dönüşüyor. Dolayısıyla yönetmenin bu mekan kullanım tercihi, bireyin yaşadığı şehirle kurduğu bağın nasıl kırılabildiğini, insanın bazen kendi ülkesinde bile misafir gibi yaşayabildiğini hissettiriyor. İstanbul ve Ankara’yı bilen izleyiciler bahsi geçen mekanların farklı bir izdüşümünü göreceğinden bu yabancılaşma ve ait olamama hissini özellikle Türkiye’den olaylara bakan izleyici için çok daha derin bir karşılığı olacağını düşünüyorum.

Bu çerçevede “Sarı Zarflar”, bireysel bir hikaye gibi başlasa da giderek daha geniş bir siyasi sıkışmışlık haline açılan bir film. Bu yüzden filmin uluslararası alanda bu kadar güçlü bir karşılık bulması da şaşırtıcı değil. Çünkü anlattığı şey yalnızca bir ülkeye ait değil; daha geniş bir baskı, aidiyet ve kırılma meselesine temas ediyor. Ama yine de Türkiye’ye dair olan tarafı o kadar belirgin ki, burada yankı bulması kaçınılmaz gibi göünüyor.

Sonuç olarak “Sarı Zarflar”; politik olarak cesur, sinemasal olarak dengeli ve duygusal olarak erişilebilir bir film. Sadece bir festival başarısı değil, aynı zamanda Türkiye’nin son yıllarına dair güçlü bir sinema kaydı. Aidiyetin coğrafyayla değil, iktidarla belirlendiği bir dünyayı anlatıyor.

Berlinale’de Altın Ayı Ödülü alan “Sarı Zarflar” 27 Mart Cuma günü sinemalarda, kaçırmayın derim.


© Turkish Forum