Diyarbakır Büyüyor, Peki Hafızası Ne Oluyor?
Bir şehrin değiştiğini anlamak için bazen eski fotoğraflarına bakmaya gerek yok.
Başınızı kaldırıp etrafınıza bakmanız yeterli.
Bir zamanlar avlulu evlerin, dar ve gölgeli sokakların, bazalt taşının hâkim olduğu Diyarbakır; bugün yüksek katlı binaların, geniş sitelerin ve birbirine benzeyen yeni yapıların hızla yükseldiği başka bir kent görünümüne doğru ilerliyor.
Elbette şehirler değişir.
Nüfus artar, ihtiyaçlar değişir, yeni mahalleler kurulur.
Ama burada asıl sorulması gereken başka bir soru var:
Diyarbakır büyürken kendisini Diyarbakır yapan mimari hafızayı da koruyabiliyor mu?
Amed Radyo’da “Yasemin’le Bugün” programında konuğum Mimar Şeyda Öcal’dı.
Mimarlığı, yaşadığımız evleri, deprem güvenliğini, yapay zekânın mesleğe etkisini ve Diyarbakır’ın geçmişten bugüne değişen mimari dokusunu konuştuk.
Sohbet ilerledikçe aslında konuştuğumuz şeyin yalnızca binalar olmadığını fark ettim.
Konu, bir şehrin nasıl yaşadığı ve gelecekte nasıl yaşamak istediğiydi.
Bir Şehrin Hafızası Taşlarında Saklı
Diyarbakır denildiğinde akla gelen ilk yapılardan biri kuşkusuz surlar.
Ardından bazalt taşından yapılmış evler, hanlar, camiler, kiliseler, dar sokaklar ve avlular geliyor.
Bunların her biri yalnızca geçmişten kalan güzel görüntüler değil.
Şeyda Öcal’ın da dikkat çektiği gibi Diyarbakır’ın geleneksel mimarisi bulunduğu coğrafyanın koşullarına göre şekillenmiş.
Sıcak ve kurak yazlar nedeniyle dar sokaklar gölge sağlamış, kalın taş duvarlar evlerin sıcaklığını dengelemiş, avlular ve eyvanlar ise doğal hava dolaşımına katkı sunmuş.
Yani geçmişte insanlar yalnızca güzel evler yapmamış.
Yaşadıkları coğrafyayı anlamışlar.
Bence bugün geçmişten almamız gereken en önemli derslerden biri de tam olarak bu.
Çünkü mimari yalnızca bir binanın nasıl göründüğü değil, insanın yaşadığı yerle nasıl ilişki kurduğudur.
Avlulardan Apartmanlara
Eski Diyarbakır evlerinde beni en çok düşündüren yerlerden biri avlular.
Çünkü avlu yalnızca evin ortasında bırakılmış boş bir alan değildi.
Çocukların oynadığı, ailelerin bir araya geldiği, sohbetlerin edildiği, yaz akşamlarının geçirildiği bir yaşam alanıydı.
Bugün ise hayatımız büyük ölçüde apartman dairelerinin içine taşındı.
Kapımızı kapattığımızda komşumuzla ilişkimizin bile kesilebildiği bir kent yaşamına doğru ilerliyoruz.
Elbette geçmişteki yaşam biçimini bugüne olduğu gibi taşımak mümkün değil.
Ama geçmişteki avlu kültürünün bize anlattığı önemli bir şey var:
İnsan yalnızca bir eve değil, ortak yaşam alanlarına da ihtiyaç duyuyor.
Şeyda Öcal’a Diyarbakır’da yeni bir mahalle tasarlama imkânı olsa nasıl bir yer oluşturacağını sorduğumda verdiği cevap da bunun üzerineydi.
Çok yüksek olmayan yapılar, gölgeli ve yürünebilir sokaklar, çocukların güvenle oynayabileceği alanlar, yeşil bölgeler ve insanların birbirleriyle ilişki kurabileceği ortak yaşam alanları…
Aslında kulağa çok büyük bir beklenti gibi gelmiyor.
Ama bugün şehirlerimizde en fazla ihtiyaç duyduğumuz şeyler belki de tam olarak bunlar.
Bazalt Taşı Sadece Bir Cephe Değil
Diyarbakır’ın mimari kimliğinden söz ederken bazalt taşını ayrı........
