menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

EDİRNE GEZİ NOTLARI-5: KARAAĞAÇ-EDİRNE

21 14
27.02.2026

EDİRNE GEZİ NOTLARI.5

Karaağaç’a doğru yola çıkıyoruz. Aslında bölge dümdüz. Edirne’deki en tümsek yer Selimiye ve çevresi. Allah’tan, Kaleiçi denen Selimiye ve Eski Camiyi kapsayan merkezdeki tarihî bölge sit alanı ilan edilmiş. Bu çok daha önce olsa muhteşem olurmuş. Evlerin yarıdan fazlası zamanın ihtiyaçlarına göre yenilenmiş ve mimarî anlamda dönüştürülmüş. Karaağaç, Meriç nehrinin öbür tarafı. Lozan’da sınır, Meriç nehri olarak belirlenmiş. Karaağaç bölgesi savaş tazminatı olarak Yunanistan tarafından verilmiş bize. Bu yüzden Lozan vurgusunu şehirde cadde adı olarak; Karaağaç bölgesinde ise anıt, meydan ve müze adı olarak fark ediyoruz. Meriç nehri Fırat ve Dicle nehirleri kadar, belki onlardan da daha bol suyu olan deniz gibi bir nehir. Sanki küçük bir İstanbul boğazı. Karaağaç’a Meriç üzerindeki uzun Mecidiye köprüsünden geçiyoruz. Karaağaç bir veya iki katlı bahçeli evleri, dar veya orta genişlikteki sokakları ile yeşil bir Anadolu ilçesi gibi. Resim ve filmlerde gördüğüm Batı Trakya Türk bölgesinin yerleşim yerleri gibi. Pek bozulmamış sanki. 

MERİÇ NEHRİ-GÖRDES BARAJI- GÖLMARMARA GÖLÜ

Bölgenin su ihtiyacı için kaynaklar daha iyi değerlendirilebilir mi diye düşünüyorum. Meriç nehri, Karaağaç bölgesi dışında, bizim Yunanistan’la sınırımız. Bu suyun alınması hukuki olarak bir sorun olursa –belki de olmaz- onun büyük kolu Tunca nehri var. Mesela bölgeye ve İstanbul’a su temin eden, ancak kışın bile yağışlarla tam dolmayan, suyu az olan büyük baraj veya göletlere buradan su aktarılabilir mi? Özellikle kış mevsimlerinde. İmkânsız diye bir şey yok aslında. İyi hesaplamak gerek. İzmir’e içme suyu sağlamak için kurulan Manisa Gördes barajı gibi büyük yanlış hesaplar olmamalı. Devasa Gölmarmara gölü bu sebeple kurudu ve şimdi de tekrar su temini için “Bozdağlardan borularla buraya nasıl su taşırız?” projeleri üzerinde çalışılıyor. Gördes ve Gölmarmara coğrafi olarak kapalı havzadır. Yani buradaki sular denize ulaşmaz. Gölün ana su kaynağı Gördes Kum çayı ile Kayacık çayıdır. Bu da siyaset ve mühendislerimizin bir kısmına iğneleme olsun. Çünkü meslek olarak en çok eleştirilen biz hekimleriz diye düşünüyorum. Sebebi de işin içinde can ve paranın olması. Para da canın yongası çünkü. Neyse, uzun hikâye…

Karaağaç’ta Trakya Üniversitesinin bir yerleşkesi var. Ayrıca merkezdeki Balkan Yerleşkesinde Tıp, Diş Hekimliği Fakülteleri ile diğer fakülte ve yüksekokullar yer alıyor. Tıp Fakültesi hastanesi kaldığımız uygulama otelinin yakınında. Şehir ile Balkan yerleşkesi arasında uzun düz bir cadde var; adı da Lozan. Rektörlük ve Uygulama Oteli de aynı bölgede ve yan yana. Üniversitenin Karaağaç yerleşkesi adeta canlı bir müze alanı. Edirne Eski Gar binası, Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olmuş. Muhteşem bir yapı. Edirne’ye ilk gar 1873’de Sultan Abdülaziz devrinde açılmış. Neoklasik bir mimari tarzında. Demiryolu hattı şehir dışına taşınıp Edirne Yeni Garı hizmete açılınca, 4 Ekim 1971’de bu tarihi garın hizmeti sona ermiş. Sonra burası Trakya Üniversitesine tahsis edilmiş. Şehirlerdeki modern yapıların neredeyse hiç birinin önünde “Burada bir resim çektireyim, çektirelim” demezken, hepimiz “Burada resim çekilmeliyiz” diyoruz. Pek çok alan gibi mimaride de Türk-İslam kimlik ve kişiliğimizi kaybediyor gibiyiz. Kimlik ve kişilik olmazsa kölelik olur, kanaatindeyim. Bu Eski Gar 2.Abdulhamit’in talimatı ile Mimar Kemalettin bey tarafından inşa edilmiş. Grup olarak toplu halde ve ayrı resimler çektiriyoruz. Bahçesinde kömürlü-buharlı eski ama bakımlı bir lokomotif de sergileniyor. 

LOZAN ANITI DAHA GÜZEL OLMALIYDI

Edirne’nin Karaağaç semtindeki bu yerleşkede, Lozan Anıtının temeli 9 Mart 1998’de atılmış ve 19 Temmuz 1998’de dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından açılmış. Yaklaşık 4,5 ayda tamamlanmış. Hız iyi ama... 1998 yılında Trakya Üniversitesi’nin rektörü Prof. Dr. Osman İnci’dir. Anıt, Lozan Antlaşmasının (24 Temmuz 1923) anısına yapılmış. Amaç, Lozan Antlaşması ile Karaağaç’ın Türkiye topraklarına katılmasını ve Lozan diplomatik zaferini simgelemek. Çünkü bu antlaşma ile Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı ve özellikle bugünkü batı sınırlarımız tescillenmiş oldu. Yani bir çeşit tapu belgesidir denebilir. Lozan konusunu tartışan kesimler de var. Daha iyisi olabilirdi vs. Daha iyisi Osmanlının yıkılmamasıydı. Ama yıkıldı. Neredeyse bütün dünya Avrupalılarca köleleştirilirken, o enkazdan ancak böyle bir devlet /cumhuriyet kurtarabilmemiz, bence çok büyük bir başarı, diye düşünüyorum. 

Devam edelim. Üç dik sütun, alt kısmında 45 derece açı ile dışa doğru açılarak yere oturan bir masa tarzı kısmın (konsol diyorlar; Fransızca) üzerinde yükseliyor. İki uzun sütundan 36,45 m olanı Anadolu’yu, 31,96 m olanı Rumeli’yi, ortadaki kısa 8,45 metrelik sütun ise Karaağaç’ı temsil etmekte diye ifade edildi. Ortadaki sütunun önünde duran heykel, bir genç kız. Kızın; estetik (güzellik), zarafet ve hukuku temsil ettiği yazıyor tanıtım levhasında. Kız (veya kadın) heykelinin seçilmiş olması, Cumhuriyet’in “Anavatan” vurgusunu öne çıkarıyor. Genç kadının aşağı doğru duran sağ elindeki belge “Lozan belgesini”, yukarı kalkık sol elindeki güvercin ise “Barış ve Demokrasi”yi temsil ediyormuş. Anıtın rengi tamamen beton renginde. Başka hiç bir renk yok. Soğuk ve zevksiz. Ortadaki kadın heykelinin metal rengi bile buna çok yakın.

İRAN VE TÜRKİSTAN ANITLARI

Uzaktan gördüğümde, Türkiye’de ilk defa Çanakkale Şehitleri anıtından sonra bu 2.büyük bir anıttır herhalde diye düşünürken; yanındaki tarihî binalarla uyumsuz, zevksiz beton bir anıt ile karşılaşıyoruz. İran ve Türkistan coğrafyasındaki ülkelerde gördüğümüz, şairleri, millî anı ve olaylara ithafen yapılmış büyük, estetik, zevkli anıtlar karşısında, mukayese edilmeyecek kadar vasat bir eser. Mustafa Kemal Atatürk için 15 yılda yapılan Anıtkabir bile, işlevselliğini bir yana bırakırsak, görselliğinde bizim tarihî zevk ve medeniyetimizden pek fazla bir iz taşımıyor. Çünkü o hayatta iken yapılmadı, yapılamazdı. Onun zamanında yapılan bütün resmî binaların, günümüzde yapılan resmî binalara göre çok daha özgün, tarihî köklere yakın ve zevkli olduğu ortada. Gel de Attila İlhan’ı hatırlama. Bazı konular zıddından kuvvet alır denir. Bazı zayıflıklar, zaaflar veya tercihlerin sonucu zevksiz olunca, maalesef zıddını da olumlu anlamda beslemiyor. Ancak sadece farkında olanları acıtıyor, üzüyor.

Lozan anıtının yanı başında bundan 80-90 yıl önce yapılmış, şimdi Güzel Sanatlar Fakültesi olarak kullanılan eski gar binası ve müştemilatı ise çok daha zarif. Uzun saçaklı, koyu kahverengi bir malzeme ile kaplı çatılar; kavisli üst pencere revaklarının üstündeki alan, kenarları siyah çizgi ile çevrelenmiş. İçerisi ise canlı çok hoş bir mavi ile kaplı ve pencerenin üzerinde sanki birer kaş. Duvarların kalan kısmı açık krem ve açık küf yeşili. Renk uyumu çok hoş. Çatıdaki bacalar bile ince ve zarif. Bunları da bizim mimarlarımız yapmış geçmişte. 

Mesela; denebilir ki biz bu Lozan anıtını –muhtemelen- bir mimari yarışması ile seçtik. Şartnamede şu, şu, şu özellikler olacak, klasik Osmanlı Türk ve çağdaş mimari özellikleri taşıyacak gibi maddeler yer alsaydı, o zaman mimaride yaratıcılık ön plana çıkar ve mükemmel eserler gelebilirdi. Ben yine konuyu aynı yapay zekâya (Copilot) sordum. Cevapta -doğruysa- bir mimari yarışma yapılmadığı, Trakya Üniversitesi ile Edirne Belediyesinin ortak çalışmasıyla yapıldığı ifade ediliyor. Demek ki burada sınırlı bakış açısı, sınırlı estetik, sanat ve mimari birikim ile yetinilmiş. Ülke geneline, hatta uluslararasına hitap edilmemiş. Biz yaptık, oldu olmuş. Türkiye klasiği, maalesef.

AMACIMIZ İNCİTMEK DEĞİL, DÜŞÜNDÜRMEK

Yazdıklarımdan da anlaşılacağı üzere, ben eseri zayıf buldum. Tamam bir emektir, fikirdir ama…. Esere emek verenler belki “Ona şöyle emek, böyle emek verdik” diyeceklerdir. Doğrudur. Ancak ben bir vatandaş ve  meraklı bir insan olarak diyorum ki ona bakan şöyle uzun bir “Oooo..” çekmeliydi. Elbette ileriye, yukarıya bakacağız ama kültürel köklerimiz ile irtibat olmazsa, olmaz. Mazisi ile bağı zayıf, yani kökleri cılız bir toplumun ayakta ve kendisi kalabilmesi, kendisi olabilmesi mümkün değil maalesef. Ne durumda olduğumuzun delillerinden birisi de elbette sanat eserlerimiz ve tarihî hafızayı besleyen anıtlarımızdır. Toplum olarak yakındığımız, sadece kendini düşünen, bencil, sorumluluktan kaçan, dünya vatandaşlığı gibi soyut ve uçarı görüşler ile hem mutlu ve huzurlu hem de güvende olamayız. Bizi milli kimliğimizden uzaklaştırıp, böyle bir insan yığınına dönüştürmek konusunda “Küreselcilerin, Misyonerlerin ve daha başka hesabı olanların” çaba ve projelerinin olduğunun farkında olmayan insanımız herhalde az kalmıştır diye düşünüyorum. “Kökü mazide olan âti” olmak durumundayız. Bu coğrafya maalesef tekin değil. Hep uyanık, bilinçli, ortak değerleri çok ve her bakımdan güçlü olmayı gerektiriyor. Eleştirilerimizin de hep yapıcı olduğuna inanmanızı isterim. 

Uzun yıllar üniversite bünyesinde kalmış, olan bitenden bir şekilde haberdar olan insanlardanım. Hemen her üst yönetici, ilk yılında işi öğrenmeye çalışır. İkinci yıl proje ve para bulma çabaları. Üçüncü yılda proje bir şekilde başlar ve dördüncü yılda “Bitsin ki tekrar seçileyim” derdine düşer. Bunun için de uzun süreli ve kaliteli yarışmalar, büyük projeler; projenin bitmesini geciktirecek, masrafı artıracak veya engel olabilecek özellikler; mesela hastanemizdeki gibi, zemin altı otoparklar, yürüyen merdivenler projeden çıkarılır. Yine de zamanında bitmez, üstelik tekrar da atamazlar. Bizim üniversitede (MCBÜ) kuruluş dönemi dikkate alınmazsa, ikinci defa atanan rektör hiç olmadı. Tıp Fakültesinden ise sadece bir kez rektör atandı. Hâlbuki devlette devamlılık esastır. Ben iyi bir proje başlatayım, dönemimde yetişmezse sonrakiler tamamlar olmalıydı, bakış açısı. Bana göre vatanseverlik böyle… 

YAPAY ZEKÂ SİZİ ÜZMESİN /  YAPAY ZEKÂ HALÜSİNASYONU

Bu notları yazarken zaman zaman çektiğim resimleri inceliyor, bazen de yapay zekâ veya tarama motorlarına başvuruyorum, elimde tuttuğum notlara ilave olarak. Hata az olsun, doğru ifadeler olsun titizliğindeyim. Copilot o kadar çok hata veya saçmalık yaptı ki inanamazsınız. Mesela Lozan anıtı ile ilgili; orada erkek ve çocuk heykelleri de varmış, anlamları buymuş, en hafif hali. Hem de öyle inandırıcı ve emin yazıyor ki. Mimar Kemalettin’in 1930’larda bu gar binasını yaptığını da yazdı. Hâlbuki mimarın ölüm tarihi bundan çok önce. Şu yanlış, bu yanlış dedikçe bazen hatasında ısrar ediyor, bazen de yeni kaynaklara ulaşarak hatasını düzeltiyor. Buna bilim dilinde “Yapay zekâ halüsinasyonu” da deniyormuş. Aslında bu bir tıbbi ifadedir. Bir gerçek şu ki bir çeşit arama motoru olan ve makine öğrenmesi esaslı yapay zekâyı biz eğitiyoruz. Oradan gelen her veriyi, bilgi, istatistik, resim; her neyse hemen doğrudur sanıp kullanırsak hem kendimizi hem de başkalarını yanıltır, mahcup da oluruz. 

DİĞER MÜZELER / TRAKYA-PAŞAELİ’DE MİLLİ MÜCADELE

Trakya Üniversitesi Karaağaç Yerleşkesinde bahçe yemyeşil. Büyük ve bakımlı ağaçları, yemyeşil çimenleriyle göz zevki müthiş. Bu yeşilliğin arasında bir veya iki katla sınırlı, zevk ve estetik yönü güçlü yapıları seyretmek bile insanın ruhuna enerji veriyor. Etrafta Doğa Tarihi Müzesi, İlhan Koman Heykel ve Resim Müzesi, Millî Mücadele ve Lozan Müzesi, Balkan Üniversiteler Birliği Müzesi var. Zaman darlığı nedeniyle sadece ikisini; Doğa Tarihi Müzesi ve Millî Mücadele ve Lozan Müzesini gezebiliyoruz. O da hızlı hızlı. Doğa Tarihi Müzesi Trakya Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji bölümünün arşivinden getirilenlerle 2023’de açılmış. Zengin sayılabilecek böcekler, kuşlar, fosil örnekleri sergileniyor. Millî Mücadele ve Lozan Müzesi de ilginç ve zengin. İzmir’i yönetenlerin ve İzmirlilerin kulakları çınlasın. Manisa ve Edirne örneklerine yakın bir Millî Mücadele müzeleri yok. İzmir’de okudum, çalıştım. İzmir’i seviyorum. Millî Mücadele denildiğinde ilk akla gelen Batı Cephesidir. Çünkü Batı emperyalizminin şımarık çocuğu Yunanlılara karşı kazanılan büyük zafer, bağımsızlık ve hürriyet noktasında Lozan’a doğru giden yolu da açmıştır. Kazım Karabekir’in Doğu Anadolu’da Ruslara karşı özellikle de Ermenilere; Güneydoğu Anadolu’da ise halkın Fransızlara karşı verdiği mücadele kadar Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin varlığı, mücadelesi de çok değerlidir. Bu millî direniş cemiyeti, Mondros Mütarekesi ile bölgenin Yunanistan’a verilmesini engellemek ve bağımsızlığını korumak için büyük çabalar sarf etmiştir. Müzede o dönemle ilgili çok sayıda gerçek evrak, belge, resim ve diğer hatıralar yer alıyor. Dedeleriniz neler yaptı, siz de uyanık, bilgili, azimli ve çalışkan olun; Mustafa Kemal’in “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” ifadesinin bir başka şekli sanki müze.

Selam ve saygılarımla… (22 Şubat 2026, Manisa)

Not: Bu gezi 5-8 Kasım 2025 tarihleri arasında gerçekleşmiştir.


© tarihistan.org