İNANMAK VE DÜŞÜNMEK
Prof. Dr. Ahmet SEVGİ
“Doğu inanır, Batı düşünür” derler. Maalesef bizim de dâhil olduğumuz Doğu/İslâm âlemi, doğru mu yanlış mı, hak mı batıl mı olduğunu pek incelemeden duyduğu hemen her şeye inanır. Hatta bir şeye şüphe ile baksanız, inanmasanız, muhatabınız sizi ilzam için “Müslümanlığın şartı inanmak” demekten geri durmaz.
İslâm’da “gayba iman” vardır, doğru ama bu, her söylenene inanacaksın anlamına gelmez. “Gayb” denilen şey metafizik âlemdir. Akıl oraya dair fikir yürütemez. Nakil, hangi bilgiyi vermişse ona inanmak gerekir. Gayba iman budur. Yani metafizikte (âhiret) inanma, fizikte (dünya) de düşünme esastır. Hâlbuki biz, Kur’ân’da düşünmeye ve akletmeye/aklımızı kullanmaya dair birçok âyet olmasına rağmen “düşünme”nin yerine, olur olmaz şeylere “inanma”yı ikame etmişiz.
Kâinatın yaratılışı, işleyişi, güneşin geceyi, gecenin güneşi takip etmesi, atom, elektron… Bütün bunların arka planındaki İlâhî kanunları düşünmek, arayıp bulmak gerekirken ne yazık ki biz batıl inançları yöneldik. Mehmet Akif doğru söylüyor:
“Bakın ne hâle getirmiş ki cehlimiz dîni:
Hurâfeler bürümüş en temiz menâbiini.”
Bugün cami kürsülerinde yahut televizyon ekranlarında din namına anlatılanların birçoğu İsrâiliyyat ve hurâfelerden ibarettir. Burada onları ayrı ayrı sayıp dökecek değiliz. (Geniş bilgi için bkz. Abdullah Aydemir; Tefsirde İsrâiliyyât, DİB Yayınları, Ankara 1979) Biz sadece kamuoyunda bilinen bir-iki örnek vermekle yetineceğiz.
Dünyanın, ay ile güneş arasına girmesi sonucu, dünyanın gölgesi ay üzerine düşer. Bu tabiat olayına da ay tutulması denir. Hâlbuki biz bunun, şeytan işi olduğuna ve davul dümbelek çalarak şeytanı kovabileceğimize inanmışız:
“Ay tutulsun, ‘kovalım şeytanı kalkın’ diyerek,
Dümbelek çalmada binlerce kadın, kız, erkek.”
(Mehmet Akif)
Koyununuza, kuzunuza sahip çıkmaz, gece dağda kaybederseniz tabii ki kurt kapacaktır. Peki, biz ne yapıyoruz? Kurtağzı bağlayarak kurdun malımıza zarar veremeyeceğine inanıyoruz.
(Genellikle gece kaybolan küçükbaş hayvanları kurt yemesin diye bir bıçağın ağzına Şems sûresi okunup:
denilerek bıçağın kapatılmasına kurtağzı bağlama denir.)
Allah derdi de vermiş dermanını da. Yani her derdin bir devası vardır. Maalesef biz deva aramak yerine, hocaya okutmaya, muska yazdırmaya gidiyoruz.
Rahmetli annem anlatırdı: Ahmetoğlu Musa’nın devesi hastalanır. Hocaya bir muska yazdırıp devenin boynuna takarlar. Deve iyileşir. Sonra, muskada ne yazıyor ki deve iyileşti diye merak edip muskayı açarlar. Ne yazsa iyi:“Ahmetoğlu Musa’nın devesi hastalanmış bana ne, ölmüş bana ne.”
İşte hâl-i pür-melâlimiz…
Oysa Batılı kafa “inanmak”tan ziyade düşünür. Tabiat hadiselerinin arka planındaki kanunu keşfetmeye çalışır. Yer çekimi kanunundan atomun keşfine kadar her tabiat kanunu Batılılar tarafından bulunmuştur dersek abartmış olmayız.
Bu söylediklerimizi Batı kompleksi olarak görenler elbette olacaktır. Gayet tabii, bizim nefsimize de ağır geliyor bu ifadeler. Lakin Mehmet Akif:
“Alınız ilmini Garb’ın, alınız san‘atını,
Çünkü kâbil değil artık yaşamak bunlarsız,
Çünkü milliyyeti yok san‘atın, ilmin yalnız”
diyeli aradan takriben 100 yıl geçti. Biz hâlâ Batı’nın ilim ve tekniğine bağımlıyız.
Bu konuda sadece evimizin içine şöyle bir bakmak sanırım bize yeterli bilgiyi verecektir. İşte elimizden düşürmediğimiz cep telefonu, bilgisayarımız, televizyonumuz, buzdolabı, çamaşır makinası… Bütün bunlar Batı icadı değil mi?
Sözün özü; gerçekler ortada, başımızı kuma gömmenin âlemi yok. İslâm’ın çizdiği çerçevede metafiziğe inanacağız. Fakat dünyaya taalluk eden meseleler üzerinde de düşüneceğiz, kafa yoracağız. Müspet ilmi, felsefeyi Allah’ın işine karışmak olarak değerlendiren bir toplumun Batı’ya bağımlılıktan kurtulması mümkün değildir vesselam…
