AFİYETLER OLSUN
Atadan görme, sonra da alışkanlığa dönüştürme marifetlisi arkadaşımın teklifi ile çıktığımız yolda karşılaşacağımız manzaradan habersiz, ağır aksak ve daldan dala konan muhabbetle yola revan olduk. Şehrin kenar mahallelerinden birisinde, gecenin sıfır üçünü geçtiği vakitlerde, adeta bir sıra kapmaca oyununu andıran bir başlangıçla karşı karşıya kalmıştık!
Kısmen esrik, kısmen çakır keyif alışkanlığını akşamları sıkça olmasa da sürdüren pos bıyıklı arkadaşım, yol boyunca karşılaşacağımız, garip karşılayacağımız olası durum ve davranışlarla ilgili bilgilendirmeyi yaparken ‘ne var, ne gereği var’ soruları, delice zihnimde dolanıyordu.
Vardığımız noktada üç- beş orta yaşlı, üç-beş yaşlının oluşturduğu küçük kalabalık gruba selam verip yanaştık, delikanlılık çağında. Biz de beklemeye başladık. Önünde durduğumuz bina metruk denilebilecek, harabe denilebilecek bir görüntüye sahipti. Alçak damlı mekânın gıcırdayan kapısı açıldığında, gözlerimizin önünde, arka arkaya dizilmiş, kabaca yontulmuş tahtalarla çakılıp bir bütün oluşturulmuş, günümüzdeki orman masalarını andıran ama daha kaba bir yapıya sahip masalarla karşılaşmıştık.
Kapıyı açan bizden hayli ileri yaştaki yaş almış amcamızın’ buyurun’ davetiyesiyle bizi içeri aldığında, sessizce gözümüze kestirdiğimiz yere oturduk. Boşluk kalmasın uyarısı bizi bir daha hareketlendirdi. Bunun sonucunda, nizami sıkışık düzen oturma pozisyonuna geçildi. Yeni gelenlere yer açılsın diye…
Toplamda otuz- kırk kişiyi geçmeyecek bir mevcut ağırlama kapasiteli bu dükkâncıkta sessiz, derin bir sükût hâkimdi. Biraz sonra elinde tabaklarla gelen her kesin önüne bir tabak ve bir kaşık bırakan yaşlı amcanın yeknesak tavırları dikkatimizi çekmişti. Önlüğünün iki ucunu tutup orta yerini çukurlaştırıp oraya koyduğu, bizim peksimet dediğimiz küp şeker biçiminde doğranmış ve fırınlanmış ekmek parçacıklarını, eliyle her tabağın içerisine, bir avuç dolusu bıraktığını gözlemledik.
Sonrasında bir tencere ve bir kepçeyle çıka geldi amcamız. Her tabağın içerisine iki kepçe miktarında su diyebileceğimiz, rengi biraz bulanık, biraz sarımsı ama keskin bir kokuya sahip olan sıvıdan koydu. Biz hareketleri yakinen takip ediyoruz hareket kabiliyetini kolaylaştırıyoruz ama sesimizi hiç çıkarmıyoruz. Uhrevi havanın sihrinin kaybolmasına sebep olacak bütün davranışlardan uzak, yalnızca oturuyorduk.
Üçüncü adımda, başparmak büyüklüğünde ve kalınlığında ağırlıklı olarak ayak paça diye tabir edilen et parçalarını birer kepçe miktarında sıvının üzerine kondurup aynı çabuklukla aramızdan ayrıldı. Sonrasında getirdiği bir çanak karışımın içerisinden sorgu sual etmeden, ister misiniz demeden, herkesin çanağına ikişer kaşık ilave etti. Biz hala sessizliğimizi muhafaza ediyorduk, sadece gözler konuşuyordu. Burnumuz, keskin rayihaları algılayıp sirke-sarımsak-limon üçlüsüne hoş geldiniz şaklabanlığı yapıyordu.
Olup bitenden haberdar olmaya çalışıyorduk. Nihayetinde amcamızın tok ve kesin talimatı gelene kadar ‘buyurun beyler, afiyet olsun’ emri üzerine herkesin kaşıkları eline alıp ‘yallah bismillah’ deyip hücum edişine hayran olmamak elde değildi.
Bu emirden sonra kısa bir sürede çanakla kaşığın buluşması, kaşığın doluluğu taşıyor gibi olması, ağızla buluşması, arkasından çıkan şapırtılar ve ekstradan gelen iki şavrettin mermisi gibi acı biberle, ortalık bir savaş alanına döndü.
Ne yapıyoruz biz diye içimden geçen deli soruya ‘ne var canım, çorba içiyoruz’ deyip kaşık sallama kervanına katıldık. Kısa zaman sonra da herkese ‘afiyetler olsun’ diyenlerin teker teker kalkıp kapıya yöneldiğini, uzaklaşırken bey amcanın eline bir miktar para sıkıştırdığını gördüğümde, olup bitenlerin bende bıraktığı acayip duygu ve düşüncelerin seline kapılıp kapıdan dışarıya çıktım, çorbanın muhteşem lezzeti hala diş- dil- damak ekseninde dolaşıyordu.
Arkamızdan duyulan tok ses ‘hoş gelmişsiniz, sefalar getirmişsiniz, afiyet bulasınız’ seslenişleriyle bereket getiren misafirleri uğurluyordu, gün ağarmadan.
Muammer AZMAK 24.02.2026
