menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bağımsız yargı ve özgür medya gibi kurumların etkilerini yitirdiği bir toplumda kaçınılmaz sonuç: Ya failiz ya mağdur!

20 0
28.05.2026

Neredeyse on beş yıldır özgürlük, eşitlik, adalet ve refah bakımından sürekli daha kötüye giden bir ülkeyiz. On yıl önce vardığımız nokta birçokları tarafından ‘sözün bittiği yer’ olarak görülmüştü ama şimdi o günleri bile mumla arar hâle geldik. Bu zaman zarfında parlamento etkisini ve işlevini hemen tümüyle yitirdi. Üniversiteler büyük kalite kaybı yaşayarak yaygın tarifle bir tür yüksek lise konumuna gerilediler. Medya giderek iktidarın kontrolü altına girdi ve gazetecilik ahlak ve etiğinin ihlal edilmesi sıradan bir hadiseye dönüştü. Muhâlif ve yansız medya varlığını bir ölçüde koruyabilse de yasakçı bir baskı düzeni altında sürekli ceza ve engellemelerle karşılaşıyor. Ama giderek kötülemekte, nitelik kaybına uğramakta ve asli işlevinden sapmakta en inanılmayacak yere savrulan kurum bağımsız (olması beklenen) yargı oldu. Bundan 20 yıl evvel, kim adaletin böylesine araçsallaştırılabileceğini, siyasete bu denli alet edilebileceğini düşünebilirdi; kim bir alt düzey mahkemenin Anayasa Mahkemesi kararları hakkında bugünkü gibi konuşabileceğini tasavvur edebilirdi?

İktidar siyasetinin toplumu boğan baskıcı özelliği, hayat bir yandan devam ettiği için ister istemez alışmak, katlanmak zorunda kaldığımız gündelik bir zulme dönüştü. Yirmi yıl önce düşünemeyeceğimiz, kabul edeme-yeceğimiz görüngüler bugün sıradanlaştı. Örneğin en basitinden, partili Cumhurbaşkanı diye bir şeyin olabileceği tasavvur edilemezdi; nitekim on yıllık uygulamada da bunun neden düşünülmesi bile abes bir şey olduğu görüldü, ama aynı şeyi her gün dile getirmenin bir anlamı da kalmadığı için, mecburen bunu veri kabul ederek yaşamaya başladık. Yine örneğin, bir süredir ‘kutuplaşma’ sözcüğünü eskisi kadar kullanmıyor, kutuplaştırma siyasetinden eskisi kadar söz etmiyoruz, çünkü aynı kavramı sürekli kullanmak da anlam kaybı yaratıyor.

O yüzden bu yazıda bakış açımızı tazelemek, durumu anlamak ve açıklamak için yeni kavramlar bulmak yolunda bir deneme yapmak istiyorum. Bu amaçla, çoğu psikanalize ait bazı terim ve kavramları mevcut durumu kavramak yolunda çalıştırma denemesinde bulunacağım.

2025’te pek çok önemli olay olduysa da bunların arasında en çok akılda kalacak olanı herhalde 19 Mart’taki gözaltılarla başlayan CHP’li belediyelere yönelik operasyonlardır. Başta CHP’nin resmi Cumhurbaşkanı adayı, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu olmak üzere önde gelen birçok CHP’li belediye başkanı yolsuzluk iddiasıyla tutuklandı. Kasım 2025’te açıklanan iddianamede ‘İmamoğlu suç örgütü’ diye adlandırılan mutasavver bir yapının üyeleri hakkında akla hayale sığması zor iddialar-da bulunuldu. Türkiye’nin yakın tarihindeki Ergenekon ve Balyoz davalarının sadece mağdurlarına değil ülkenin bütününe ne denli zarar verdiğini hayli geç anlayabilmiştik. Şimdiki davalarla da adalet kurumunun tümüyle çöktüğünü söylemek mümkün. Görünen o ki AKP’nin kendi seçmenlerinin önemli bir bölümü de bu davaları hakkaniyetli bulmuyor. Ancak yine de yirmi küsur yıldır kesintisiz iktidarda olmaktan dolayı gerek emniyet teşkilatı ve orduda gerekmedya alanında gerek ekonomi yönetiminde ve gerekse adalet sisteminde mutlak bir hakimiyeti olan iktidar, bildiğini okumaktan bir adım geri atmıyor. İyimser bir havayla seçimlerde AKP’nin kaybetmesinin kesin olduğu inancı taşıyanların çokluğuna karşın adil olmayan böylesi bir ortamda sonuçların ne denli kestirilebilir olduğu da tartışmalı görünüyor.

Desen: Tan Oral

Bu yıla damgasını vuran diğer konu ise iktidarın ‘Terörsüz Türkiye’ süreci diye adlandırdığı ve DEM Parti ile İmralı’dan bir karşılık bulan müzakere sürecidir. Devlet Bahçeli’nin yaklaşık bir yıl önceki beklenmedik çıkışı sonrasında başlayan ve biz dışarıdan ba-kanların ne olduğunu pek anlayamadığı bu yeni süreç, topluma danışılmadan ve hatta açıklanmadan yürütülüyor. Simgesel anlamı çok büyük olan bir siyasi eylemin içeriğinin bu denli belirsiz olması, toplumda bir umut ve heyecan dalgası yaratmaması çok kafa karıştırıcı. Eşi görülmemiş uzunluktaki tutuklulukların tekibile sonlandırılmamışken, seçilmiş belediye başkanlarının hiçbiri görevine iade edilmemişken, ülkenin genel atmosferinde tarif ettiğimiz sıradanlaşmış baskı hakimken, nasıl bir çözüm süreci yürürlüğe girecek, anlamaya çalışıyoruz.

Aşağıdaki kavramların öncelikle bu iki ko nuyu anlama yolunda işe yarayabileceğini düşündüm, ancak kullanılabilirlikleri elbette bu konularla sınırlı değil.

Tanıma/tanınma

Tanıma/tanınma (recognition) kavramı iki farklı bağlamda ve iki farklı anlamda karşımıza çıkıyor. İlki FrankfurtOkulu’nun güncel temsil-cilerinden Axel Honneth’in, ikincisi de ilişkisel psikanalizin tanınmış temsilcilerinden Jessica Benjamin’in geliştirdiği anlamlar. Honneth, tanınmayı bireyin kendini gerçekleştirmesi için toplumsal onay ve değer görmesi olarak tanımlar ve bireyin bunların yanında hukuki saygıya ihtiyaç duyduğunu söyler. Böylesi bir tanınma, toplumsal adaletin temelidir ve bu tür bir tanınma sistemi geniş ölçekli, dayanıklı ve kurumsaldır. Benjamin’in psikanalitik tanıma/tanınma kavramı ise iki öznellik arasında karşılıklı olarak kurulur; ilişkisel bir tanınmadır. İlkinden farklı olarak buradaki tanınma, küçük ölçekli, kolay çözülen ve sürekli yeniden kurulması gereken bir tanınmadır. Honneth’in kurumsal-normatif tanınmasının aksine, Benjamin’inki duygusal ve temsili niteliktedir. İlki asimetrik olabilirken, ikincisi tanım gereği karşılıklıdır. İlki toplumsal adaletin koşulu olarak görülürken, ikincisi karşılıklı öznelliğin ve ilişkisel özgürlüğün koşuludur. Honneth’in tanınma kavramı bize genelbir doğrultu veriyor. ‘Toplumsal adalet için kimliklerin ve mağduriyetlerin tanınması; birey ve grupların onaylanması, değer görmesi ve hukuki olarak eşit ve saygın hissetmesi gerekir’ fikri bence kabul edilmesi çok zor olmayan, ancak açıklayıcı ve çözümleyici değeri az olan bir fikir. Öte yandan Benjamin’in aslında analitik pratik içinden konuşan ve toplumsal değil, bireysel ilişkileri önceleyen açıklaması daha yeni görüşlere yol verebilir. Türkiye’deki siyasi tartışmalarda her grubun kendini mağdur olarak konumlandırması ve bunun tanınmasını istemesi yaygın bir eğilimdir. Herkesin kendi hikâyesini ve kendi tanınma arzusunu öne çıkarması çoğulcu bir duyarlılık gibi görünebilir, ama ‘mağduriyet kimliği’ üzerinden konuşmak, kişinin kendi acısının tanınmasını evrensel birhak talebiyle karıştırmasına neden olan koruma odaklı bir psikolojik konumdur. Bu konumdaki özne yalnızca acısınınduyulmasını değil, o acının başkalarının acısından önce duyulmasını ister. Başkasının (acısının) tanınması sanki kendi (acısının) tanınmasına engel olacakmış gibi bir duyguyla davranır. Ama ‘Benim acım görülmeden, kimsenin acısıgörülemez’ cümlesi aslında özgürleştirici bir tanı(n)ma pratiğiyle çelişir. Bu, Türkiye’de sık karşılaştığımız bir tutumdur veeğer bir acıya, bir mağduriyete tanıklık eden bir söz söylersek, birileri bize daha önce tarafların farklı olduğu benzer bir durumda neden tepki göstermediğimizi sora-caktır,........

© T24