menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bekle bizi İstanbul

16 0
16.04.2026

Sıcak bir temmuz gecesi. Telaşlı adımlarıyla bir doktor, 400 yıl önce Koca Sinan’ın yürüdüğü avludan geçiyor. Gece yarısını yarım saat geçmiş. Ben bebek doğuyorum, Süleymaniye Doğumevi’nde. Kıymetli okuyucu, bu oldukça kişisel bir yazı. İstersen burada bırakabilirsin okumayı. Hikaye İstanbul’un hayatıma olan izdüşümü üzerine. Ben bu şehri doğduğum günden beri çok sevdim. İstanbul’u bir canlı gibi görürüm, öyledir de, nefes alıp verir, şarkı söyler, kokusu vardır türlü türlü, hem rengarenk, hem ‘rengahenk’tir. Hatıralarım hep İstanbul'la dolu. İstanbul’dan çok ama çok uzakta olduğum zamanlarda bile. Hatıralar kronolojik bir sıra izlemez beynimizde. Nerede biriktiklerini, nasıl ortaya çıktıklarını da hala tam anlamış değiliz. Bazen bir kokuyla, bazen bir rüyayla, bazen bir sesle, bir görüntüyle saklandıkları yerden çıkıp bilincimizi ziyaret ederler.

Arizona, 30 yıl önce. Neredeyse tamamı Meksikalı komşuların oturduğu bir apartman bloğunda, 1+1 evimdeyim. Kızarmış soğan, sarımsak, jalapeno kokuları, bebekleri kucağında tombul kadınlar, yorgun işci bedenleriyle gidip gelen adamlar. Ben dünyanın en iyi beyin cerrahisi merkezinde, azıcık bursumla yaşayan, çalışan bir doktorum. 18 saatim hastanede geçiyor. Ameliyathane kıyafetiyle yaşıyorum. Yataktan öyle kalkıyorum, hastaneye gidince yenisini giyip, akşam market alışverişini aynı kıyafetle yapıp, bir şeyler atıştırıp yatıyorum. Aylardır böyle. Bir pazar günü üstümü değiştiriyorum. Kendimi insan gibi hissediyorum. Walkman var o zaman. Bir kaset doldurmuşum gelirken Amerika’ya, tek bir şarkı, başından sonuna birbirine eklenerek devam ediyor. Martı sesleriyle başlıyor şarkı, sonra Edip Akbayram’ın güçlü sesi, Vedat Türkali’nin sözleri. Bekle Bizi İstanbul…

52 yıl önce. İstanbul Erkek Lisesi’nin en büyük yatakhanesi. 100 çocuk ranzalarımızda yatakhaneyi paylaşıyoruz. Az önce nöbetçi öğretmen, yüz çocuğa sıra dayağı atmış. 12 yaşındayız, çocuğuz yani, ne yapmış olabiliriz ki. Bir insan, bir öğretmen yüz çocuğu nasıl döver? Dayak sonrası yatakhanede sessizlik. Ben üst ranzada yatıyorum. Alexander Vallaury’nin yaptığı Düyun-u Umumiye binasının ortadaki kulesinin Haliç’e, Boğazın girişine bakan büyük penceresinden İstanbul’a bakıyorum. O çocuk aklımla bile kabullenemiyorum bu sıra dayağını. Nazlı nazlı bir şehir hatları vapuru geçiyor. Haberi yok yediğimiz dayaktan. Deryalar, denizler , kutuplar hayallerime daha yeni yeni girecek. Akşamüstü kütüphanede okuduğum kitabı düşünerek uyumaya çalışıyorum. Quasimodo ve güzel Esmeralda’yı. Aradan yıllar geçecek o tokadı atan öğretmenle bir poliklinik binasında karşılaşacağım, ben doktor, o beyin kanaması geçirmiş bir hasta olarak…

46 yıl önce. İstanbul Üniversitesi’nin bahçesi. Sınıfımıza doğru yürüyoruz. Birden silah sesleri geliyor. Yere atıyoruz kendimizi. Çatışma nerede, yakında mı, uzakta mı, kestiremiyoruz. Sanki bir saat sürüyor. Neden sonra anlıyoruz ki, üniversitenin karşısındaki banka soyulurken polis gelmiş. Sınıfımıza gidiyoruz. Biyoloji dersi. Ders dinleyecek hal yok, ama yine de dinliyoruz. Birkaç gün sonra , aynı sıraları , aynı kederleri, aynı umutları paylaştığımız, sınıf arkadaşımızın öldürüleceğini bilmiyoruz. Yan yana oturuyoruz. Ama o gün geliyor. Hayri’yi öldürmüşler, bir çöp tenekesinde domuz bağıyla bağlanmış bulunuyor…

34 yıl önce. İstanbul Tıp Fakültesi Çapa Kampüsü. O hiç susmayan telefon yine çalmış, gecenin ayazında Acil Cerrahi’ye yürüyorum. Kapının önünde çaylak foto muhabirleri. Hep kavga ettiğimiz. İki kare bıçaklanmış, kurşunlanmış birinin fotoğrafını çekecekler. Onlar da ekmek parasını öyle kazanıyor. Bu sefer bir çocuk darbedilmiş, bir çocuk neden darbedilir bilmiyorum ama az zamanı olduğunu biliyorum. Acil’in o curcunası içinde bir koşturmaca başlıyor, zamana karşı bir yarış. Başka herşeyin anlamını yitirdiği, o çocuğu o gece kurtarmanın dışında hiçbir gerçeğin olmadığı bir dünya. Zavallı gözü yaşlı bir anne. O saatte çocuğunu acile getirebilmiş. Baba yok ortalarda, kadıncağız yoksul besbelli. İlaç yok, ameliyat malzemesi yok. Neyse ki hepimizin dolabında bu günler için saklanmış zulamız var. Sabah birkaç saatlik ameliyatın ardından çocuğun kafasına beyaz sargıyı sararken umutluyuz. Annesi sarılıp ağlıyor. Hiç durmamış ki göz yaşları onca saattir...

42 ya da 43 yıl önce. Bugün sahafların bulunduğu Aslıhan Pasajı’nın yerindeki Krepen Pasajı’nda, Kadir’in Yeri’nde öğlen rakısındayız. Edebiyat, şiir konuşuyoruz. Gün ilerliyor, yan masada tek başına biri demleniyor. Akşamdan önce akşamüstü. Yerinden kalkıyor yaşını almış ama belli ruhu bizden genç, jilet gibi bir elbise üstünde. “Gençler kulak misafiri oldum, edebiyattan konuşuyorsunuz” diyor, “Masanıza oturabilir miyim, ben Rıfat Ilgaz." O saat dünya bir lahza için de olsa dönmeyi bırakıyor, ayağa fırlıyoruz, ‘hazır ol’da oturmasını bekliyoruz. Beyin kıvrımlarımın en seçkin köşesi açılıyor bu hatırayı kaydetmek ve sonsuza kadar saklamak için. Hababam sınıfını nasıl yazdığını da, hapishane yıllarını da anlatıyor, bir de tıp dersi alıyoruz. Yıllar geçecek, bir daha hiç bir hoca tüberkülozu Rıfat Ilgaz gibi anlatamayacak, kaç sanatoryumdan sağ çıkmış, kolay mı?

13 yıl önce. 7 Aralık 2013 kızımın doğum günü. Gece olmayan bir coğrafyadayım. Güney Okyanusu'nda zorlu bir yolculuktan sonra Antarktika’ya ulaşmışız. Yazarken kolay ama Drake pasajı geçilmiş. Bir de bana sorun. Dünyanın en korkunç denizlerinden biri. Sekiz denizci var yelkenlide, denizin tuzuyla pişmiş, üstüne bir de buz tırmanıcısı. Nasılsa düşmüşüm aralarına. O akşam yemek sırası bende. İnce bulgur yok, kalınından kısır yapmışım, bulana bulana yiyorlar. Ahmet Kaya falan dinletiyorum. Anlamasalar da yüzlerinde bir gülümseme. Kimbilir neler düşündürüyor Ahmet Kaya onlara. Birden Metin Eloğlu geliyor tekneye. “Ben artık şarapsadım/İstanbul’sadım” diyor. Dışarı çıkıyorum. Etrafta birbirlerine sokulmuş yüzlerce penguen. Birkaç fok sıçrıyor sudan, uzaklarda bir balina fıskiyesi. Günlüğümü açıyorum. Attila İlhan ve İstanbul Ağrısı duruyor orda. Kaç gece, kaç gündüz, kaç deniz dümen suyumda kaldı o şiirle...

Ulan İstanbul sen misin/senin ellerin mi bu eller/ulan bu gemiler senin gemilerin mi minarelerini kürdan gibi dişlerinin arasında/liman liman götüren/ulan bu mazot tüküren bu dövmeli gemiler senin mi / akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar/neden durmaksızın imdat kıvılcımları fışkırıyor antenlerinden/neden/peki İstanbul ya ben/ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy/gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu abbas/ya benim kahrım/ya senin ağrın…

“Dayan Gezi! Antarktika yanında” diye bağırıyorum avazım çıktığı kadar, penguenler uyanıyor…

İstanbul, hep İstanbul. Tarihlerin, sokakların, grafiti dolu duvarların birbirine karıştığı zamanlar, mekanlar. Boydan boya eski şehir, Bizans, Osmanlı, Cumhuriyet, boydan boya Pera, Galata. Madam Anahit, Emek Sineması Müdürü Hikmet Abi, Maymuncu Kenan, Krepen, Çiçek, Asmalı, Entellektüel Cavit, Kadir, Refik, Yakup, Midyeci Haydar, Şevket. İstanbul’un suretleri. Ben bu şehri hakikaten çok sevdim, çok seviyorum...

Daha görecek günlerimiz, bu şehrin bize verecekleri, bizim bu şehre edilecek hizmetlerimiz var. Bekle bizi İstanbul...


© T24