menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türk hukukçularına sesleniyorum-I

30 0
17.04.2026

Sizlere sesleniyorum, hem de ısrarla sizlere sesleniyorum Sayın Türk hukukçuları, özellikle de hukukun uygulanmasını meslek edinmiş Sayın Türk yargıçları, savcıları, avukatları!

Evet, sizlerin hukuksal aklınıza ve zaman zaman “böylesi de olur mu!?” diyerek başkaldırdığına inandığım ahlakla bütünleşen vicdanlarınıza sesleniyorum.

Ve her şeyden önce sizleri, duruşma, daha doğru ve küresel deyişle “TARTIŞMA (Fr. débat, discussion; İtl. dibattito, discussione) konusunda aşağıdaki soruları dürüstçe yanıtlamaya çağırıyorum.

Bunlardan birincisi şudur, sayın hukukçular: Uluslararası firmalar ile ülkemiz firmaları ya da özel kişileri arasında yapılan sözleşmelerin uygulanması konusunda ve ayrıca özellikle bir uyuşmazlık çıktığı zaman, içlerinde Türklerin de bulundukları taraflar ya da temsilcileri, bu uyuşmazlığı çözmek için, neden Ankara, İstanbul, İzmir, Adana vb. illerimizdeki mahkemelerin değil de, Londra, Paris, Viyana vb. kentlerin mahkemelerinin yetkili olmalarını istemektedirler?

Bu soru ve sorun üzerinde hiç düşündünüz mü, Sayın Türk hukukçuları?

Elbette Türk hukukçuları da,  hukuk fakültesi çıkışlıdır ve bu türden uyuşmazlıkları çözebilecek bir öğrenimden geçmektedirler, değil mi? 

Ayrıca Türk yargıçları da, elbette bağımsız ve yansızdırlar.

Hiç kuşkusuz Türkiye Cumhuriyetinde de bütün yargıçlar, çağcıl (modern) ülkelerde görüldüğü gibi, hukuk fakültelerinde hukukun dallarını öğrenmekte ve hukuka göre, daha somut anlatımla eski ve yeni bütün anayasalara ve Batı hukukundan esinlenilerek çevrilen ya da kotarılan yasalara göre, hüküm kurmak, hukukun dediğine göre karar vermektedirler. 

Ayrıca yine geçmişte ve günümüzde benimsenmiş olan anayasalara göre de, Türk yargıçları, her tür erkten (kuvvet), özellikle de yasama ve yürütme erklerinden bağımsızdırlar.

Onların görevlerini üstlenemedikleri gibi, hiçbir dış güçten de etkilenmeksizin hukuka ve vicdanlarına danışarak karar vermektedirler.

O zaman soruyu bir kez daha tekrarlayarak soralım: Peki, öyleyse neden uyuşmazlıkları çözmek konusunda sözleşmelerin tarafları, ilgilileri, bizim ülkemizdeki mahkemeleri değil de, yabancı ülkelerdeki mahkemeleri yetkili kılmakta direnmektedirler?

Evet, neden!?

Mahkemelerimiz bağımsız değil mi?

Elbette bağımsız. Hem de mahkemelerimiz, yasaların üstünde olan, gelmiş geçmiş bütün Anayasalara göre bağımsızdırlar. 

Ayrıca aslında böyle bir durum, belki siyasal konularda akla gelebilir, ancak taraflar arasındaki sözleşmelerde niçin akla gelmektedir?

Elbette asla gelmemeliydi, değil mi?

Ancak gelin görün ki, geliyor, işte.

Peke, neden!

İşte bu sorunun çoğu insan, özellikle de çoğu hukukçu açısından bilinen yanıtı şudur, sayın hukukçular, özellikle de sayın yargıçlar: ÇÜNKÜ TÜRK MAHKEMELERİ, HER ŞEYDEN ÖNCE DURUŞMA, DOĞRU TERİMLE TARTIŞMA AŞAMASININ NE OLDUĞUNU BİLMEMEKTEDİRLER. BU YÜZDEN DE ÇOK CANLI VE ÇOK SESLİ YÜRÜTÜLMESİ GEREKEN, ANCAK TÜRKİYE’DE ADI BİLE YANLIŞ OLAN BU AŞAMA, HEM HUKUKUN ÖNGÖRDÜĞÜ GİBİ YAPILMAMAKTA, HEM DE ÇOĞU ZAMAN ÇOK ÇOK UZUN SÜRMEKTE, EN ÖNEMLİSİ DE, HUKUKA AYKIRI OLARAK YARGIÇTAN YARGICA AKTARILMAKTA, BU YÜZDEN DE HAK KAYIPLARINA YOL AÇMAKTADIR.

Çözmemiz gereken gerçek, somut derdimiz, sorunumuz da işte budur ve anlamı da özünde şudur, sayın Türk hukukçuları: Çünkü Türk mahkemeleri, günümüzde Batı hukuku anlamında ve çerçevesinde duruşma yap(a)mamaktadırlar.

Ancak gelin görün ki, ülkemizde hiç kimse, bu sorunun üzerine  eğilmemektedir!?

Sözgelimi, bütün Türkiye’yi ayağa kaldıran Sivas olaylarında katledilen yazarlarla, ozanlarla ilgili dava, yıllarca sürmüş, halkın deyişiyle yargılananları yıllarca sürüm sürüm süründürdükten sonra, zamanaşımına uğramış, yani insanlarımızı düş kırıklığına uğratarak düşürülmüştür, sayın hukukçular.

Sözgelimi, sıradan bir alacak davası açmaya görün, Türkiye’de en az, evet en az üç yılı göze almak zorundasınızdır.

Asıl önemlisi de, bu ağlanası durumlar karşısında ise ben, hiçbir hukukçunun, özellikle de bilim insanlarının seslerini çıkardıklarını bugüne dek hiç, ama hiç görmedim.

Bilmem, yanılıyor muyum?

İşte tam bu noktada bir ayraç açarak vurgulamak gerekir ki, bu yazı ve sorgulama, asla “Bana ne, ülkeyi, yargılamayı ben mi kurtaracağım?” diyenler için değil, aslında bütün hukukçular için, özellikle de davalarının aylarca, hatta yıllarca sürdüğünü görüp kahrolanlar, üzülenler, bunun nedenlerini araştırmayı hukuksal ve ahlaksal bir yükümlülük olarak görenler için yazılmıştır.

Gerçekten şu anda okumakta olduğunuz bu yazı, yargılaması, yani, Ayşe teyzelerin ve çoğu hukukçuların yanlış deyişiyle sürüm süründüren duruşma, doğru deyişiyle asla kuralları yerine getirilmeyen “TARTIŞMA” aşaması; beş yıl boyunca sürdükten sonra davacıyı “Davayı açtığım sırada benim arabama arabasıyla çarpan davalının bana vermeyi önerdiği para ile benim arabam gibi çok az kullanılmış bir arabayı kolayca satın alabilirdim. Beş yılın sonunda sözde davayı ben kazandım. Oysa aslında özünde haklı olan davayı yitiren bendim. Keşke o zaman davalının önerisini kabul etseydim. Hem yıllarca mahkeme kapılarında sürünüp çileler çekmezdim, hem de bu denli zarara uğramazdım. Zira bugün mahkemede kazandığım parayla, bırakın yeni bir araba almayı, bir arabanın ancak yedi, sekiz lastiğini alabiliyorum. Bütün Türk hukukçularına soruyorum: Bana söyler misiniz, lütfen? Davayı ben mi kazamdım, yoksa davalı mı?” dedirterek yakınan, adalet değerinin yerle bir edildiğini çığlıklarla dile getiren, sözde davayı kazanan, özde ise yitiren insan(ları)mızın acıklı durumların dile getirmek için yazılmıştır, sayın hukukçular?..

İzninizle tam bu noktada duruşma, yani doğru hukuk terimiyle tartışma açısından Avrupa mahkemeleri ile bizim mahkemeler arasında ortaya çıkan büyük farkı açıklayabilmek için bir örnek vermek isterim: Türkiye’de gazeteci Abdi İpekçi’yi 1979 yılında öldürdükten sonra kaçarak İtalya’da papayı öldürmeye kalkışan M. A. Ağca, bu son eylemi üzerine İtalya’da yapılan soruşturma bittikten sonra, açılan ama davası üzerine, tanıkları çok olan, ancak ara verilmeksizin iki gün süren duruşma (tartışma) sonucunda, yargılama sırasında 128 kez söz alıp savunma yapmış, üçüncü günün sabahında da mahkeme, sanık Ağca’nın hükümlülüğüne karar vermiştir.

O dönemde bu yargılamadan, tartışma (duruşma) aşamasının yürütülmesinden ders çıkarmak şöyle dursun, ülkemizde sorunlara “bilip bilmediğim konusunda kendimi sorgulayarak yaklaşırım” diyen Sokrates’in, insan olarak ancak “düşündüğüm zaman varım” diyen Descartes’ın, “bilinçli bilmezlik”ten (ignorance consciente) yola çıkan Durk­heim’ın, hatta okuryazar olmadığı halde mantığına uymayan konularda “ilim, fen bu konuda ne diyor” diye soran köy bakkalının bile çok gerilerinde kalanlar, Türk basınında İtalyan mahkemesinin kararını bilgisizce, bilinçsizce, zaman zaman da çocukça eleştirmişler; Türk hukukçularını çok, ama çok utandırmışlardır.

Çünkü onlar, hem önyargılıydılar, hem de koşullanmışlardı. Çünkü Türk mahkemelerinin, duruşma, doğru hukuk terimiyle TARTIŞMA aşamasının ne olduğunu ve nasıl yapılması gerektiğini bile hiç bilmiyorlar, onların bu bilgisizliği yüzünden de Türkiye’de tek oturumda bitmesi gereken davalar, aylarca değil, yıllarca sürmekteydi.

Dolayısıyla dünlerde de, bugünlerde de, bu bağlamda sizlere önce taraflar, sonra da hukukçular, özgür insanlar, sürekli olarak yıllardan bu yana şöyle yakınıp durmaktadırlar: “Türk mahkemelerinde DURUŞMALAR, AYLARCA, HATTA YILLARCA SÜRDÜĞÜ için çoğu zaman, özellikle de paranın değer yitirdiği dönemlerde çok büyük maddi ve manevi yıkımlar yaşanmaktadır.”

Yukarıdaki arabasına çarpma olayında yaşandığı gibi.

Bu durum ise, tartışmasız olarak kesinlikle hakların yitirilmesine ve büyük adaletsizliklere yol açmaktadır.

Yarın devam edecek...


© T24