Neo-Osmanlıcı hûlyalar, Cumhuriyet ülküsüne karşı
Türkiye Cumhuriyeti, kadim imparatorlukların parçalandığı ve ulus devletlerin çoğaldığı bir dönemde tarih sahnesine çıktı. Genç Cumhuriyet emsallerine göre şanslı sayılabilirdi, zira 600 yıllık güçlü bir imparatorluğun mirasını devralmıştı. Yalnızca Türk ve İslam devletlerinin değil, Doğu Roma'nın birikimini de taşıyan bu imparatorluk, adının hakkını verecek şekilde güçlü bir "emperyal" geleneğe sahipti. Devleti kuran ve yükseltenler, ucu dünya hakimiyetine dayanacak sınırsız bir yayılmayı, hatta cihan hakimiyetini hedeflemiş; hükümdarlar devasa bir coğrafi alanı tek bir başkentten yönetmişti. Oysa 20. Yüzyılın toplumsal, siyasal ve ekonomik koşulları, artık tek bir devletin tüm dünyaya hükmedebileceği koşullardan fazlasıyla uzaktı. Üzerinde güneş batmayan Britanya İmparatorluğu bile, çok değil 25 yıl sonra tarih sahnesinden yavaş yavaş çekilecekti.
Genç Cumhuriyetin kurucusu, yaşadığı dünyayı iyi okuduğu için, Osmanlı mirasının ne kadarının benimsenip benimsenmeyeceğini de idrak etmekteydi. Yeni Türkiye'nin, ruhu ve zihniyeti de yeni olmalı, devleti yönetenler ecdadın dünya görüşünün ötesine geçmeliydi. Mustafa Kemal Paşa'nın birlikte yetiştiği bazı sınıf arkadaşları, artık Kanuni devrinde yaşamadıklarını görmezden gelmiş ve devleti son nefesini vereceği bir dünya savaşına sürüklemiş; hazin yenilgilerden bile ders almamış; Osmanlı mülkü yok olmanın eşiğinde, İzmir Yunan askerinin çizmesi altında ezilirken Türkistan'da yeni vatan arayışına girmişlerdi. Mustafa Kemal Paşa için ise karar belliydi. Yeni Türkiye, emperyal geçmişin izinde gücünü ve hayallerini tüketen bir ülke olmayacak, önce kendi milletini barış içinde yaşatacak, gücü yettiği ölçüde de dünya barışına katkı koyacaktı. Bazıları onun bu tutumunu savaştan çıkmış Türkiye'nin kırılganlığına bağlasa bile Ulu Önder, Türkiye'yi 15 yıl sonra hatırı sayılır bir konuma getirdiğinde de Cumhuriyetin barış ülküsünden vazgeçmeyecekti.
Bu Cumhuriyetin zihniyeti bir anda zuhur etmedi ve karşıtlarının iddia ettiği gibi dışarıda birilerini taklit ederek meydana gelmedi. Toplumun uç kesiminde, köksüz, kimliksiz dar bir zümrenin fantezisi olmadı hiçbir zaman... Aksine, Atatürk ve silah arkadaşlarının da içinde bulunduğu, derin tarih bilincine sahip; kan, ateş ve çelikle hayatta kalma sınavını vermiş bir kuşağın eseriydi. Bu öncülerin çoğunluğu konaklarda büyümüş, dedelerinden yüklü maddi mirasa sahip seçkinler değildi. Onların seçkinliği, eğitimlerinden, birikimlerinden ve güçlü vatansever karakterlerinden ileri gelmekteydi. Eğitimi ve zenginleşmeyi ülkenin her yurttaşı için mümkün kılmayı da ülkü edindiler. Dini, mezhebi, sosyal sınıfına bakmadan herkese eşit bakan bir Cumhuriyeti yaratmayı amaçladılar. Laik bir bakış açısını benimsediler ve dış dünyada da muhataplarına, kimlik ayrımı gözetmeksizin, saygı duydular. Kendi ülkelerinin varoluş hakkına dışarıdan saygı görmenin yolunun, aynı saygıyı başkalarına duymaktan geçtiğini anladılar.
Cumhuriyetin ülküsü, işte böyle bir dış politikaya ilham verdi. Türkiye, kendi ulusal sınırların........
