menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Doğu ve Batı arasında ülkesinin kimliğini unutan bir hükümet

12 0
latest

Bilindiği üzere diplomasi, ulusal egemenliğin korunmasının en düşük maliyetli ve en etkin yöntemidir. Ülkenize yönelik tehditleri azaltmanın en pratik yolu, doğru ittifaklar ve doğru kurgulanmış ikili veya çok taraflı işbirlikleridir. Özellikle, Türkiye gibi dünya haritasında ayrıcalıklı bir konumunuz varsa, diplomasi yoluyla elde edeceğiniz kazanç da artar.

İşte Türkiye'nin de, yalnız harita üzerinde değil, kurumsal kimliği anlamında da mensubu olduğu Batı ittifakı ile ilişkileri, doğru kurgulandığı zaman bugüne kadar ülkemize hem ekonomik, hem siyasi, hem askeri anlamda büyük kazançlar sağlamıştır. Ancak, düğmeler yanlış iliklendiğinde ise ülkemizin siyasi anlamda yalnızlaşmasına ve güçsüzleşmesine yol açmıştır.

Bugünlerde yine çok kritik bir dönemeçten geçiyoruz. Jeopolitik risklerin, başta Avrupa Birliği olmak üzere Batı İttifakını oluşturan ülkelerin hiç tahmin etmediği ölçüde artması, AB liderlerinden Türkiye hakkında hiç alışık olmadığımız sözleri duymamıza vesile oldu. Birkaç istisnayı hariç tutarsak, son dönemde AB liderlerinin sıklıkla "Avrupa'nın Türkiye'ye duyduğu ihtiyacı" vurgulaması, Türkiye'nin AB karşısında bir diplomatik kaldıraç yaratma anlamında ne kadar önemli fırsatlarla karşı karşıya olduğunu gözler önüne seriyor. O kadar ki; AKP hükümetinin AB politikasındaki beceriksizliğini gizlemek için her seferinde "nasıl olsa AB bizi almayacaktı" şeklindeki öğrenilmiş çaresizlik argümanını bütün televizyon kanallarında tekrarlayan yorumcu korosu bile son haftalarda ağız değiştirmiş görünüyor.

Gelin görün ki, Türkiye'yi yöneten hükümetin neredeyse çeyrek asırdır dış politikanın bir ülke için ne anlama geldiğini tam olarak idrak edememesi; dış politika başlıklarını sürekli iç politika için polemik malzemesi hâline getirmesi; diplomatik başarısızlıklarını halkı dış dünyaya karşı kışkırtarak örtmeye çalışma taktikleri, AB cephesinden gelen bu altın fırsatı değerlendirebilecekleri hususunda bize ümit vermiyor.

Oysa Türkiye, AB ile 1987'den (hatta belki de 1963 Ankara Antlaşmasından) bu yana beklediği üyelik müzakerelerini 2005 yılında Recep Tayyip Erdoğan'ın başbakanlığı sırasında başlatmıştı. Dönemin AKP Hükümeti, kendisine ülkeyi Avrupa ile uyumlu tam bir demokrasiyi inşa etme görevini üstlendiğini öne sürüyordu. Nitekim, AKP, Türkiye'de yerleşik kurumlara karşı verdiği mücadelede sırtını AB'ye bu kanaldan gelen demokratikleşme taleplerine dayandırırdı. Fakat, yalnızca birkaç yıl sonra, aynı Erdoğan'ın, AB üyelik sürecini devam ettirebilmek şöyle dursun, Türkiye'nin kökleri Cumhuriyet Döneminin tamamına ve Osmanlı Dönemine kadar uzanan Batılı kurumsal kimliğini reddetme aşamasına geldiğini üzüntüyle izledik.

Türkiye Cumhuriyeti'nin, Lozan, Milletler Cemiyeti, Montrö, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, NATO ve son olarak Avrupa Ekonomik Topluluğu / Avrupa Birliği üyelik başvurusuyla adım adım netleşen kurumsal batılı kimliği, kendini önceleri Ortadoğulu, sonra Avrasyalı olarak tanımlamak isteyen Erdoğan tarafından sorgulandı. AKP lideri, bugün dahi ne amaçla yaptığını kestiremediğimiz bir çıkışla, Şanghay İşbirliği Örgütü'ne katılma hevesinde olduğunu açıkladığında, muhtemelen Rusya ve Çin Hükümetleri bile buna anlam verememişti.

15 Temmuz Darbe Girişimi'nin akabindeki yıllarda Rusya lideri Vladimir Putin ile yakın bir işbirliğine giren Erdoğan, uzun yıllar olağanüstü hâl koşullarında ülkenin demokratik kurum ve teamüllerini aşındırırken sürekli batılı muhataplarını hedef almaktaydı. Yaklaşık 8-10 yıl boyunca hükümet yanlısı kanalların yorumcuları, Batı ülkelerinin sürekli Türkiye aleyhine çalıştığına dair yüzlerce komplo teorisini devamlı dile getirdi.

Ardından, bunlar hiç yaşanmamış gibi Erdoğan'ın yüzünü Donald Trump'a ve ABD'ye, ardından Avrupa'ya dönüşüne........

© T24