Varlık Barışı Kanun Teklifi üzerine hukuki ve vergisel değerlendirmeler
Varlık barışı temalı “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”, 5 Mayıs 2026 tarihinde TBMM’ye sunuldu. Bir yetki, bir yürürlük ve 13 maddeden oluşan teklif; 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun, Gelir Vergisi Kanunu, Kurumlar Vergisi Kanunu, Veraset ve İntikal Vergisi Kanunu, 4875 sayılı Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu, 5746 sayılı Kanun ve İstanbul Finans Merkezi Kanunu dâhil olmak üzere geniş bir mevzuat alanına müdahale ediyor.
Kanun Teklifinde 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Kanunu’nda 1 adet; Veraset ve İntikal Vergisi Kanunu’nda 1 adet; Gelir Vergisi Kanunu’nda 3 adet; 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu’nda 4 adet; 5746 sayılı Araştırma, Geliştirme ve Tasarım Faaliyetlerinin Desteklenmesi Hakkında Kanun’da 1; 4875 sayılı Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu’nda 1 adet ve 7412 sayılı İstanbul Finans Merkezi Kanunu’nda 2 adet madde ile değişiklik önerilmektedir.
Teklifin kapsamı dikkate alındığında, mesele yalnızca teknik değişiklikler bütünü değildir. Ortaya çıkan tablo, vergi hukukunun klasik yapısından uzaklaşarak istisna, indirim ve özel rejimlerin belirleyici olduğu parçalı bir sisteme geçiş eğilimini açık biçimde göstermektedir.
6183 sayılı Kanunda yapılacak değişiklikler
Teklifin ilk maddesi, kamu alacaklarının tahsilinde önemli bir değişiklik öngörmektedir. Buna göre tecil ve taksitlendirme süresi 36 aydan 72 aya çıkarılmakta, teminatsız tecil sınırı 50 bin TL’den 1 milyon TL’ye yükseltilmektedir. Öte yandan, 6183 sayılı Kanun’un 48. maddesi kapsamında daha önce Cumhurbaşkanı Kararı ile teminat sınırının 250 bin TL’ye çıkarıldığı da dikkate alındığında, sistemde zaten başlayan esnekleşmenin daha da derinleştiği görülmektedir.
Bu düzenleme ilk bakışta mükellef lehine bir kolaylık gibi görünse de vergi hukukunun temel sorusu farklıdır: mesele ödeme kolaylığı değil, kamu alacağının tahsil güvenliğidir. Tecil süresinin iki katına çıkarılması, kamu alacağının zamana yayılması ve tahsilatın ötelenmesi sonucunu doğurur.
Özellikle ekonomik dalgalanmaların yoğun olduğu bir ortamda bu tür düzenlemeler, tecil kurumunu istisnai bir araç olmaktan çıkarıp fiilen genel bir ödeme erteleme mekanizmasına dönüştürebilir. Teminat sınırının yükseltilmesi ise kamu alacağının güvence yapısını zayıflatma riskini artırmaktadır.
Bu noktada temel problem nettir: tahsilat kolaylaştıkça tahsilatın etkinliği azalabilir. Bu durum yalnızca idari bir tercih değil, kamu gelirlerinin zamanlaması ve bütçe öngörülebilirliği açısından yapısal bir risk alanıdır.
Gelir vergisinde değişiklikler
Gelir Vergisi Kanunu’nda yapılan en önemli değişikliklerden biri, yurt dışı kazançlara ilişkin yeni istisna düzenlemesidir. Mükerrer 20/D maddesi ile Türkiye’de yerleşmiş sayılan gerçek kişilerin, belirli şartları taşımaları halinde Türkiye dışında elde ettikleri gelirler 20 yıl süreyle gelir vergisinden istisna edilmektedir.
Buna göre Türkiye’de yerleşmiş sayılan gerçek kişilere, belirli şartlar altında önemli bir vergi avantajı tanınmaktadır. Buna göre, Türkiye’de yerleşmiş sayılmadan önceki son üç yıl içinde Türkiye’de ikametgâhı ve vergi mükellefiyeti bulunmayan kişiler, Türkiye dışında elde ettikleri kazanç ve iratları 20 yıl boyunca gelir vergisinden muaf tutabilmektedir.
Bu düzenleme, Türkiye’ye yeni dönen veya dönüş sürecindeki gerçek kişilerin yurt dışı gelirlerini belirli bir süre Türkiye’de vergilendirme dışında bırakmaktadır. Daha önce Türkiye’de bazı gelir unsurları nedeniyle vergi mükellefi olunmuş olması ise bu istisnadan yararlanmayı engellememektedir.
İstisna kapsamındaki gelirler için ayrıca yıllık beyanname verilmesi gerekmemekte, başka gelirler nedeniyle beyanname verilse dahi bu kazançlar beyana dahil edilmemektedir. Ayrıca bu gelirlerle ilgili gider ve maliyetler de Türkiye’de vergilendirilecek diğer gelirlerin tespitinde dikkate alınmamaktadır.
Önemli bir diğer husus ise, bu kazançlar üzerinden yurt dışında ödenen vergilerin Türkiye’de hesaplanan gelir vergisinden mahsup edilememesidir. Yani çifte vergilendirme avantajı bu kapsamda uygulanmamaktadır.
Şartların sonradan sağlanmadığının tespit edilmesi halinde ise istisnadan yararlanılarak ödenmeyen vergiler “vergi ziyaı” kapsamında değerlendirilerek geri alınmaktadır.
Bu düzenleme, teknik olarak bir yatırım ve sermaye çekme aracı olarak gerekçelendirilse de vergi teorisi açısından önemli bir kırılmaya işaret etmektedir. Çünkü Türkiye vergi sistemi, bu düzenlemeyle birlikte “küresel gelir vergilendirmesi” yaklaşımından uzaklaşarak, belirli mükellef grupları için uzun süreli bir vergisel ayrıcalık alanı oluşturmaktadır.
Ayrıca bu kazançlara ilişkin giderlerin dikkate alınmaması ve yurt dışında ödenen vergilerin mahsup edilmemesi, istisna rejimini daha da keskinleştirmekte; gelir unsurlarının vergi sistemi içindeki bütünlüğünü zayıflatmaktadır.
Ayrıca Gelir Vergisi Kanunu’nun 17’nci maddesinde, teknogirişim şirketlerinin çalışanlarına verdikleri pay senetlerine ilişkin vergi istisnasında önemli değişiklikler öngörülüyor.
Mevcut düzenlemede, hizmet erbabına verilen pay senetlerinin yıllık brüt ücret tutarına kadar olan kısmı gelir vergisinden istisna tutuluyor. Teklif ile bu sınır iki katına çıkarılarak istisna kapsamı........
