Önlenemeyen otokratik başkanlık sistemi ve antagonistik siyasetten çıkış fırsatı
Türkiye’de siyaset uzun süredir dualistik bir kutuplaşma, antagonistik bir ilişki yapısı içerisinde seyrediyor. Bu durum hem demokratik rejimi toplumun mutluluğunu sağlayan bir yönetim biçimi olmaktan çıkarıyor, hem de giderek demokratik sisteme olan güveni zayıflatıyor. Oysa demokrasi özünde bir uzlaşma ve hoşgörü rejimidir. Siyasal tarafların birbirlerini tümüyle tasfiye etme çabası, tıpkı 1980 öncesindeki gibi, birbirini besleyen bir çatışmaya, nihayetinde sonu belli olmayan bir kaosa doğru sürüklemektedir.
Aslında tıpkı oyun teorisindeki gibi demokratik çözümler birer kazan-kazan tercihidir. Taraflar kendileri için en iyisine ulaşamasalar bile her biri ikinci en iyi seçime ulaşmış olur. Sürekli uzlaşma arayışıyla elde edilen bu dinamik süreç nihayetinde Pareto optimaldir; bir yandan toplumsal refahı maksimize ederken, diğer yandan insanların mutluluğunu artırır. Ancak burada önemli olan karar alıcıların ya da lider aktörlerin bir uzlaşma arayışı içinde olmalarıdır. Diğer bir deyişle, karşı tarafın zararı üzerinden değil, toplam yarar üzerinden çözümler üretmeleri gerekir. Oysa ülkemizde siyasal stratejiler husumet (hostility) üzerinden kurgulandığı için en kötü sonuca ulaşılmakta ve tüm taraflar kaybetmektedir. Bunun bir çıkış yolunun bulunması şarttır.
Böylesi bir çıkış için öncelikle husumetin (bundan böyle “karşıtlık” sözcüğü kullanılacak) anatomik bir incelemesi yani kaynağının ortaya konulması gerekir. Bu da empatik bir yaklaşımı zorunlu kılar. Çünkü, yalnızca kendi karşıtlığımızın nedenlerini irdelemek yetmez, karşı tarafta gelişen aşırı tepkilerin güdülerini ve süreçlerini açıklığa kavuşturmadan sağlıklı bir analiz yapmak mümkün değildir. Nihayet uzlaşmanın temel koşulu anlamak ve anlaşılmaktır. Fakat burada kritik bir husus var: Karşıtlığın sosyolojik ya da toplumsal etmenlerden beslenmesi ile siyasal aktörlerin savulmaları aynı şey değildir. Eğer antagonizmanın temelinde sosyolojik etmenler varsa sorunun aşılması daha zordur. (Gerçi demokrasi içinde sınıfsal çatışmalar bile uzlaşmayla aşılabilir). Ancak peşinen belirtelim ki, ülkemizdeki antagonistik siyaset büyük ölçüde aktörlerin savrulmalarından (derailing) kaynaklanmaktadır. Rekabet eden liderler, güç elde etme mücadelesini adeta rakiplerini ortadan kaldırma (annihilation) çabası olarak görmektedir. Herkes ülkenin kurtuluşunu rakibinin tasfiyesiyle mümkün saydığından, siyasal taraftarlar da bu antagonistik tavrı benimser hale geldiler.
Malum olduğu üzere, ülkemizde siyasal antagonizmanın iki tarafı vardır: iktidardaki AKP ve müttefikleri ile ana-muhalefette olan CHP ve ona yakın duran siyasal yapılar. Her iki taraf da birbirini kutuplaştırıcı ve ötekileştirici olmakla suçlamaktadır. Örneğin muhalefet, AKP iktidarının ülkeyi getirdiği noktayı çoğunlukla Erdoğan’ın örtük otokratik zihniyetiyle açıklamaktadır. Elbette bu değerlendirmeyi haklı gösterecek pek çok gelişme yaşanmıştır. Ancak gelinen antagonizmayı anlayabilmek için 2002-2007 dönemine, özellikle Cumhurbaşkanı ile Hükümet arasındaki ilişkilere gitmek gerekir.
Adalet ve Kalkınma Partisinin, 2002 seçimleriyle iktidara gelişi bir yönüyle 14 Mayıs 1950 seçimlerinin sonuçlarına benzese de[1] modern/seküler sosyoloji üzerinde ciddi bir şok etkisi yarattı. Üstelik 1995 seçimlerinde Refah Partisi tek başına iktidar çoğunluğunu elde edememişken, onun bir türevi olarak görülen AKP tek başına iktidara gelmişti. AKP her ne kadar “yeni bir gömlekle” yola çıktığını, daha uzlaşmacı, sistemle barışık ve AB yanlısı olduğunu ifade etmiş (başlarda bazı liberalleri ikna etmiş) olsa da seküler kesimin tedirginliği giderilemedi.
Başkanlık sistemine geçişin kökeni
Savrulmanın ilk güdüsü bu toplumsal şoktur. 2002-2007 Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer’in iktidar mensuplarının eşlerini Çankaya köşküne davet etmemesi ve hükümet icraatlarına karşı sert bir denetim çizgisi izlemesi, AKP yöneticilerinde sistem tarafından dışlandıkları hissini güçlendirdi. O dönemde en büyük şikayetlerden biri 12 Eylül Anayasasının Cumhurbaşkanına tanıdığı geniş yetkilerdi. AKP, günümüzün aksine, bu yetkilerin sınırlandırılmasını talep ediyordu. Ayrıca, AKP kurucuları 28 Şubat sürecinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Refah-Yol hükümetine karşı izlediği tutumun tecrübesini hafızalarından atamamıştı.
Sezer’in görev süresi normal koşullarda 16 Mayıs 2007’de doluyordu. Seçimlerin de Kasım ayının başına kadar yapılması gerekiyordu. Ancak ilginçtir ki, 2006 yılının Aralık ayı sonunda Yargıtay eski Başsavcısı Sabih Kanadoğlu bir açıklama yaparak, Cumhurbaşkanı seçimi için ilk turda hem karar yeter sayısının, hem de toplantı yeter sayısının 367 olması gerektiğini belirtti. Bu halde muhalefetin oturuma katılmaması hâlinde Cumhurbaşkanı seçilemiyordu.
Bu arada, Nisan ayından başlayarak toplanan Cumhuriyet mitinglerinde ana tema cumhurbaşkanının AKP’li biri olmamasıydı. Süre yaklaştıkça CHP erken seçim talebinde bulunarak cumhurbaşkanının gelecek meclis tarafından seçilmemesini talep etti. Beklenti TBMM’de AKP sandalye sayısının düşmesi, böylece AKP’li bir cumhurbaşkanı, en azından uzlaşma olmadan, seçilememesiydi.
27 Nisan’da Abdullah Gül aday olarak çıktığında ilk turda 361 milletvekili katıldı ve 357 oy alabildi. Diğer milletvekilleri ise oturuma katılmadı. Bunun üzerine CHP, oylamanın yeterli olmadığı ve diğer turlara geçilemeyeceği iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Anayasa Mahkemesi de 1 Mayıs’ta bu oylamayı iptal etti.
Bunun üzerine AKP bir taraftan 22 Temmuz için erken seçim kararı aldı, diğer yandan da özellikle Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesinin ve bu aşamada TBMM’de toplantı yeter sayısının 2/3 değil, 1/3 olması yönünde Anayasa değişikliklerinin kararlarını (370 oyla) Meclis'ten geçirdi. Bu kararlar 27 Mayıs tarihinde Cumhurbaşkanı Sezer tarafından veto edildi. Ancak TBMM tekrar onaylayıp, Sezer’in Anayasa Mahkemesi başvurusu da reddedilince, Sezer bu kez (21 Ekim 2007’de yapılan) referandum kararını almak zorunda kaldı.
Gerçekten 2007 seçimlerinde AKP oylarını yüzde 46,6’ya çıkarsa da TBMM’de sandalye sayısı 341’e düştü ve bu sayı Cumhurbaşkanını tek başına seçtirmeye yetmediği gibi anayasayı da TBMM içinde değiştirmeye elvermiyordu. Oysaki, AKP atı alıp Üsküdar’ı geçtiğini düşündü, çünkü AKP hem yeniden iktidara gelmişti hem de referandum ile Anayasayı değiştirecek fırsatı yakalamıştı. Bu arada Abdullah Gül oluşan yeni Mecliste 28 Ağustos tarihinde 3. turda seçildi. Dönemin CHP lideri Deniz Baykal, yukarıda belirttiğimiz uzlaşma arayışı anlayışıyla, isim üzerinde uzlaşılması halinde, AKP içinden birine oy verebileceklerini açıklasa da ne yazık ki karşılık bulmadı. Gül bir dayatmayla seçildi. Aslında bu olay bir kırılma noktası oldu ve devletin en üst noktasında siyasal uzlaşmanın sağlanamaması son derece yıkıcı oldu. Çünkü cumhurbaşkanını Meclis içinde seçme zorluğu AKP’nin 2 ay sonra düzenlenecek olan referandumda elini güçlendiren bir dayanak oluşturdu.
İlk görünüşte pek farkına varılmasa da aslında bu referandum başkanlık sistemine geçişin önünü açtı. Üstelik muhalefet bu referanduma yeterince önem vermedi, katılım özellikle büyük kentlerde çok düşük kaldığından fırsat kaçırıldı. Gerçi, halka “cumhurbaşkanını siz seçmeyin” demek de pek kolay değildi. Referandum onaylansa da ilk uygulama 2014 yılında başlayacaktı.
Bu olayın hemen ardından 2008 yılında AKP’nin kapatılması davası açıldı. Her ne kadar CHP bu davada taraf olmamaya özen gösterse de, onun siyasal tabanını oluşturan modern/seküler kesim AKP’nin aldığı ceza üzerinden onun laiklik karşıtı bir örgüt olduğunu bir hayli vurguladı. O tarihte genel siyasal söylem, ‘AKP kapatılmasa da laiklik karşıtlığı tescil edilerek mahkûm oldu’ biçimindeydi.
2007 seçimlerinin hüsranından sonra 2010 yılında CHP’nin başına yeni bir lider, Kemal Kılıçdaroğlu geldi. Bu yeni lidere yüksek umutlar bağlandı ama bu kez, 2011 seçimlerinde AKP en yüksek oy oranına ulaştı. Bu sonuç hem CHP yönetimini, hem de siyasal tabanını derin bir düş kırıklığına uğrattı. Öte yandan, AKP liderinin kullandığı aşağılayıcı dil iki siyasal taraf arasında iplerin tümüyle kopmasına neden oldu. Öylesine ki, 2015 seçimlerinde AKP meclis aritmetiğini yitirdiğinde iki büyük siyasal oluşumun bir araya gelerek siyaseti bu antagonistik yapıdan kurtarması mümkün olamadı.
2015 seçimleri sonrası kaçırılan uzlaşma fırsatı daha sonra AKP içindeki genel başkanlık değişimiyle daha da pekişti. Kaldı ki, hemen ardından 15 Temmuz darbe girişimi gerçekleşince Cumhurbaşkanı Erdoğan artık bir referandum eliyle sistemi tümüyle değiştirebileceğini anladı ve 16 Nisan’da az bir oy farkıyla başkanlık sistemi kabul edildi.[2]
Bu referandumda CHP lideri Kılıçdaroğlu, mühürsüz oyların iptali için bir şey yapmaması ve referandumu iptal ettirmemesi nedeniyle bir hayli eleştirilse de, aslında CHP 18 Nisanda YSK’ya başvurmuş, ancak 19 Nisan’da YSK tek oyluk muhalefet şerhi ile CHP’nin başvurusunu oy çokluğuyla reddetmiştir (Karar No: 573). Aslında 2007 yılında ciddiye alınmayan referandum, sonrası 2017 yılındaki referandum bir Erdoğan plebisiti olmaktan çıkarılabilseydi, olumlu bir sonuç alınabilir ve belki parlamenter sistem kurtarılabilirdi. Çünkü Erdoğan kendi kredisi üzerinden kamuoyunun pek de onaylamadığı bir sistemi onaylatmaya çalışıyordu.
Türkiye’nin yarı-otoriter ve antagonistik yapıyı da sağlayan bu başkanlık sistemine geçişinde anakronik hata yapmamak gerekir. Dolayısıyla 16 Nisan 2017 yılında Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişin referandumunun öncesinde yukarıda aktarılan bu zorlu süreç yaşanmıştır.
Çıkış kişide değil, sistemde
Başkanlık sisteminde seçimler, yapısı gereği ikili bir yarışı zorunlu kılar. Özellikle ikinci tur hesabıyla kişisel düzeyde kurgulanmış kampanyalar, siyasal partilerin arka planda kaldığı, rakipleri hırpalayıcı karşıtlıklar üzerinden kurgulanır. Öte yandan, bu sistem parlamenter sistemden farklı olarak sürekli konuşarak bir uzlaşma arayışını zorunlu kılmadığından yarışta ipi göğüsleyen bir sonraki seçime dek artık tek hâkimdir ve antagonizmaya çok açıktır.
Böylesi bir yapıdan çıkabilmek için de öncelikle kamuoyunda duyarlığı uyandırmak ve kişileri aşan bir siyasal aksiyon gerekiyor. Diğer bir deyişle, yaşanan sorunların kaynağını kişilere değil sisteme bağlanması halinde daha büyük taraftar toplanacağına hiç kuşku yok. Kamuoyu araştırmaları halkın parlamenter sistemden yana olduğunu açıkça gösteriyor. Kazanma ya da Erdoğan’ı indirme hevesi yerine sistemi demokratikleştirme (parlamenter sistem) kampanyasına AKP tabanı da katılabilir. Gerçi henüz bunun zemini hazır değil, çünkü adeta kronikleşmiş antagonizma buna izin vermiyor. Özellikle de MHP bunu engelliyor. Çünkü başkanlık sisteminde bu haliyle MHP’siz bir AKP iktidarı olanaklı değil. Ne yazık ki, 2023 seçimlerinden bu yana ciddi bir ıstırap içinde olan muhalefet, Cumhur ittifakı iktidarının hegemonyası ile uğraşmaktan bu konuya eğilmedi.
Kısacası, kamuoyu baskısı bu konuda önkoşul. Hemen ardından, siyasal tarafların ikna edilmesi gerekiyor. Aslına bakarsanız, 31 Mart seçimlerinin sonuçları bunun için çok uygun bir fırsatı hazırladı. AKP, belki o dönem, B planı olarak kenarda tuttuğu parlamenter sisteme dönüş, ilerideki ilk seçimler sonrasına bırakılması kaydıyla, ikna edilebilirdi. Ne yazık ki, kurgusu ve amacı belirlenmemiş yahut da yalnızca siyasal nezaket çerçevesine kilitlenmiş bir normalleşme stratejisiyle bu değişim o dönem ıskalandı ve bu AKP’nin moralini toparlama olanağını verdi. Bir fırsat da PKK’nın silah bırakması için oluşturulan Meclis komisyonuna CHP davet edildiğinde kaçırıldı. Bu komisyona katılmayı CHP daha çok aritmetik önkoşullara bağladı. Oysaki, ‘Kürt sorununun çözülmesi, demokratik engellerin kalkması önkoşuluna bağlıdır' diye bir tutum sergilenmiş olsaydı, çok farklı bir süreç başlatılabilirdi. Hala fırsatlar bitmiş değil: Çünkü kamuoyu araştırmalarında görülüyor ki, AKP tek başına iktidarı yakalamaktan çok uzak.
Önümüzdeki seçimlerde Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi zor gözüktüğü gibi, partisinin MHP’yle birlikte Meclis çoğunluğunu sağlaması da olası değil. Önümüzdeki seçimler kimin seçileceği ya da kiminle kimin seçtirilmeyeceği gibi absürt girdaplara kendimizi kaptırmak yerine sistemi, demokrasiyi nasıl yeniden tesis edebileceğimiz üzerine odaklanabiliriz. Demokrasi olmadan hukukun üstünlüğü de sağlanamayacaktır. Osmanlı’da zaman zaman çeşitli isyanlarla (Edirne vakası, Patrona Halil isyanı, Kabakçı Mustafa isyanı, Kuleli olayı, Çırağan baskını ve 31 Mart vakası) kendilerine göre kötü padişahlar indirilmiş, yerine sözde iyi padişahlar getirilmişti. Ama bu onları yine mutlu etmemişti. Çünkü aslında kötü olan devletin işleyiş biçimiydi.
Bugün yaşanan hukuksuzluklar, çıkarılan siyasal engellerin yukarıda aktardığımız seçim kazanma zorluğunun yarattığı vehimden kaynaklandığını biliyoruz. O halde mevcut sistem içinde tıkanmış bir iktidar tarafı var. Son bir uyarıyı daha yapalım: önümüzdeki seçimlere yine aynı sistemle girersek tam 4 kez Cumhurbaşkanını halk oyuyla seçmiş olacağız ve parlamenter demokrasiye geçiş daha da zorlaşacaktır.
Başa dönersek, kişisel vendettalarımızı (kan davalarımızı) bir kenara koymalıyız. Kişilerle mücadele yerine sistemi demokratikleştirme zeminini aramalıyız. Teröristlere af ya da kısmi af getirmeye çalışıldığı bir süreçte, Türkiye’nin artık kendi içinde demokratik barışı yeniden kurma sorunu olmamalıdır. Kaldı ki, “iç cephede tahkimat” aranıyorsa, iktidar partisi ile ana-muhalefet partisinin demokratik sistemi beraberce güçlendirmekten başka seçenekleri yoktur. Son jeopolitik gelişmeler karşısında iktidarın tek seçeneği muhalefetle yeni bir ilişkiyi kurmasını zorunlu kılıyor.
Özel bir helalleşmeye gerek yok; yeter ki empati içinde ve amaçlarımızın net bir biçimde belli olduğu siyasal stratejilerimizi kurgulayalım. Fırsat ortada; ciddiye alınacak düzeyde bir kararsız seçmen kitlesi ve ilk seçimlerde hiçbir siyasal partinin tek başına -hatta ittifakla, TBMM’de çoğunluğu sağlayamayacağı bir siyasal tablo.
Doğru bir siyaset izlenirse Pareto optimal siyasal sistemi üretebiliriz.
[1] Demokrat Partiyi kuranlar aslında CHP’liydi, sadece seçmen sosyolojisi farklıydı. Oysa AKP’yi kuranların çoğu siyasal geçmişleri bakımından kurulu düzenle sorunlu kişilerdi.
[2] Yürürlüğü 9 Temmuz 2018 tarihindeki seçimden sonraya kalmıştır.
