Hakan Kökcü ile ‘Kimsenin Bizden Haberi Yok’ romanı hakkında görüşme
- Hakan Kökcü merhaba! ‘Kemikler ve Komşuluklar’ ile ‘Kısa Mesafe’ adlı iki öykü kitabınızdan sonra ilk romanınız ‘Kimsenin Bizden Haberi Yok’ (Nisan 2026) yayımlandı, tebrik ediyorum. Kitabınızın içeriğinden önce iki şey sormak istiyorum. Bu ilk roman ile öyküden kesin dönüş oldu mu yoksa öykü yine gündeminizde midir? Ayrıca, bizim edebiyatımızda -belki dünya da öyledir- ‘yazarlık’ sanki ‘roman yazmak’ ile onaylanır, siz de katılıyor musunuz bu anlayışa?
Teşekkür ederim. Öncelikle şunu söyleyebilirim: Roman yayımlamış olmak benim için öyküden bir kopuş anlamına gelmiyor. Öykü hâlâ çok sevdiğim, dönüp dönüp uğradığım bir tür. Hatta bazı duyguların, karşılaşmaların ve kırılma anlarının öyküde daha güçlü bir karşılık bulduğunu düşünüyorum. Roman daha geniş bir alan açıyor; karakterlerle, zamanla ve mekânla daha uzun süre kalmanıza izin veriyor. Ama öykünün yoğunluğu ve tek bir anı büyütebilme gücü benim için hâlâ çok değerli. Bu yüzden kendimi romancı ya da öykücü olarak tanımlamıyorum; anlatmak istediğim hikâyenin ihtiyaç duyduğu formu bulmaya çalışıyorum.
Yazarlığın romanla onaylandığı fikrine ise mesafeliyim. Bunun edebiyat dünyasında ve okur nezdinde hâlâ güçlü bir karşılığı olduğu doğru. Romanın görünürlüğü daha yüksek, daha çok konuşuluyor ve çoğu zaman bir yazarın kariyerinde belirleyici bir eşik olarak görülüyor. Ancak bu durumun biraz da yayıncılık piyasasının ve okuma alışkanlıklarının sonucu olduğunu düşünüyorum. Oysa edebiyat tarihi bize öyküyle, şiirle ya da başka türlerle çok güçlü bir iz bırakmış pek çok yazar gösteriyor.Kendi adıma roman yazmayı bir tür terfi ya da varış noktası olarak görmüyorum. Kimsenin Bizden Haberi Yok, anlatmak istediğim hikâyenin ihtiyaç duyduğu biçimdi. Yarın beni yeniden öyküye götürecek bir hikâye çıkarsa aynı heyecanla onu da çalışırım. Benim için asıl mesele türden çok anlatının kendisi.
- Halit Ziya, “Muhsin Bey yâhut Şâirliğin Hazin Bir Neticesi” adlı öyküsünün başlangıcına “Ufak Hikâyelere Dâir Ufacık Bir Mütalâa” başlıklı bir yazı eklemiştir. Yazısında “ufak hikâye” ile “büyük hikâye” karşılaştırması yaparken her ikisinin zorluklarına değinen Halit Ziya’nın döneminde “büyük hikâye” ile ‘roman’ anlatıldığını biliyoruz. Halit Ziya şöyle diyor: “Meselâ üç yüz sahifelik bir kitabı doldurmak için bir vaka tasvir olunurken tatsız ve âhenksiz bir alay tafsilât-ı bî-fâide ile hikâyenin letâfeti kaçırılmak var. Ufak hikâyede ise tutulan mikyasın darlığına mebni muhtâc-ı tevsî ve tafsil görünen teferruât-ı vak’adan mühim olan bazısı terk ve ihmal olunmakla hikâye bütün bütün tatsızlaştırılmak var.” Özetle şunu söylüyor üstat: Uzun hikâye (roman) yazarken -belki de sayfa doldurmak amacıyla- gereksiz yere eklenen pek çok ayrıntı ile metnin güzelliği bozulur buna karşılık “ufak hikâye” (öykü) yazarken de hacmin küçüklüğü nedeniyle önemli olduğu halde bazı ayrıntılar çıkarılarak yine metnin güzelliğinin bozulması tehlikesi vardır. İki türün de örneklerini yazmış bir kişi olarak siz gözlemlerinizin ardından edebiyat metnindeki bu yığma/doldurma ve seçme/eksiltme konusunda neler söylerseniz?
Ben ayrıntıların ve detayların hikâyenin payandaları olduğu kanaatindeyim. Hem okur hem de yazar olarak böyle düşünüyorum. Belki biraz da hayata bakışımla ilgili bu. İnsanları, ilişkileri ve şehirleri çoğu zaman büyük olaylardan ziyade küçük ayrıntılar üzerinden hatırlıyorum. Bir evin kokusu, masanın üzerindeki bir nesne, birinin sürekli kullandığı bir kelime ya da marketten alınan sıradan bir ürün bazen sayfalarca açıklamanın yapamayacağını yapabiliyor; bir karakteri, bir dönemi ya da bir duyguyu tek başına görünür kılabiliyor.
Elbette yalnızca yer kaplayan, hikâyeye hiçbir katkı sunmayan ayrıntılar vardır; Halit Ziya'nın eleştirdiği şeyin de bu olduğunu düşünüyorum. Ama iyi seçilmiş bir ayrıntının metni ağırlaştırdığını değil, tam tersine derinleştirdiğini düşünüyorum. Çünkü okur çoğu zaman hikâyeyi olay örgüsünden olduğu kadar o dünyanın içindeki küçük izlerden, nesnelerden ve alışkanlıklardan da kuruyor.
Belki bu nedenle eksiltmeyi başlı başına bir erdem olarak görmüyorum. Yazarken asıl meselenin neyi çıkardığımızdan çok neyi bıraktığımız olduğuna inanıyorum. Çünkü bazen bir karakterin bütün hikâyesi tek bir ayrıntının içinde saklı olabilir. Edebiyatın da biraz orada başladığını düşünüyorum.
- Roman için “hayata dair kişisel bir izlenim” diyen Henry James, “hissedip, dile getirme özgürlüğü olmazsa, hiçbir çarpıcılık, dolayısıyla da hiçbir değer söz konusu olmayacaktır” diyor. Sizin romanınıza bakınca, özellikle ‘fragmanlar’ biçiminde yeni bir anlatım biçimi görüyoruz, bir bölüm var ki maddeler halinde. Edebiyat metnini var edenin “ne anlattığı” değil de “nasıl anlattığı” ölçüsünden yola çıkarsak siz bu özgür dil ve anlatım için neler söylersiniz? Bugünün ‘sabırsız’ okuru, bu anlatımda etkili olmuş mudur?
Kimsenin Bizden Haberi Yok’u yazarken anlatının biçimi baştan verilmiş bir karar değildi. Karakterlerin dünyası, ilişkileri ve yaşadıkları duygular beni doğal olarak parçalı bir yapıya götürdü. Romanın içindeki fragmanlar, listeler ya da farklı anlatım biçimleri biraz da bunun sonucu. Çünkü hafızamız da hayatlarımız da çoğu zaman kesintisiz bir akış hâlinde işlemiyor. İnsan kendisini bazen bir görüntüyle, bazen bir cümleyle, bazen de birbirinden kopuk gibi görünen anların yan yana gelişiyle hatırlıyor.
Öte yandan romandaki karakterlerin dünyası da böyle işliyor. Özellikle Gülnihal’in hayatına baktığımızda, kendisini tek ve sabit bir hikâye içinde kurmaktan çok, farklı anlatılar ve farklı kimlikler üzerinden yeniden ürettiğini görüyoruz. Bu nedenle parçalı yapı yalnızca anlatma biçimiyle ilgili değil, romanın karakterleriyle de ilgili bir tercih.
Bu yüzden söz konusu tercihlerin bugünün sabırsız okuruna uyum sağlama çabasından........
