Güzelin ölümsüz, ölümün güzel dili: David Hockney
Alışkanlıktan ve rutinden çok şikayet edilir. Ama bu iki unsur olmadan insan yaşayamaz. Sonunda düzen ve ‘konformizm’ diye bir gerçek var ve insanın varlık nedeni biraz da kendisini kalın, ağır bir yorgan gibi örtecek bu alanları hazırlamaktır. Hergün aynı şeyi yapmanın boğuculuğu kadar yarattığı huzur ve doygunluk hissini bilmeyen kimse yoktur. Tanıdık yüz, köşeyi dönünce karşılaşılan görüntü, sıcaklığına gömüldüğümüz koltuk.
Sanatçılarla ilişkimiz de böyledir. bir yazarın, bir ressamın, bir müzisyenin yeni kitabını, romanını, şiirini, bestesini, albümünü, sergisini beklemek fiilen yaşadığımız bşr duygu değildir. örneğin, ben Orhan Pamuk’un yeni romanını hala bekliyorum ama her sabah onunla uyanmıyorum. Yine de biliyorum ki, bir yerlerde o veya Michael Coetzee bir şeyler yazmaktadır, bir gün elime gelecektir ve ben onu derin nefesler alarak okuyacağımdır. Ya da ne bileyim, aklıma öyle geldi, Julie Mehretu’nun sergsine gidecek, belki on dakikada gezecek ama içimde bir yerlere oturtup, kendi kendimle tartışmasını sürdüreceğim.
Ne resimlerini çok sevdim ne de benim estetiğimdi ama Hockney’in ölümü beni sarstı. Sonunda ‘kendisiyle birlikte’ yaşadığım sanatçılardandı. Sanat dünyasına gözlerimi açtığımdan bu yana hayatımda bir şekilde yer almıştı. Dünyanın birçok yerinde, Londra’da, Paris’te, New York’ta, İstanbul’da kısacası nereye gittiysem orada bir sergisi vardı. Ortak paydalar da taşıyan bu sergilerin her birinde yine de yeni bir şey görüyor, o yeniliği, ben üretmişim gibi, ilgiyle, bazen de öfkelenerek izliyordum. Kısacası, hayatımı sürdürürken, onun bir parçası olarak gördüğüm, hissettiğim sanatçılardan biriydi.
Öte yanda başka bir Hockney yer alıyordu. Sanat tarihinin, daha doğrusu, özel olarak resim tarihinin Hockney’i.
Tek başına ve bir sözcükle ifade edersem, Hockney’in resimleri bize, modern sanatın lanetlediği iki kavramla gelir: lezzet ve zevk. Çok ilginçtir. Modern görsel sanatlar, güncel sanatlara doğru evrilirken, özellikle ‘Duchampçı kol’da gerçekten de bu iki kavramı yok saydı. Onları aşan bir estetik geliştirmek bugün güncel sanatın, temelidir. Ne var ki, benim son modernist sanat dediğim ve gerçekten algılanması güç yapıtlardan oluşan Amerika Ressamsı Resim Sonrası Soyutlamacılık (Post-Painterly Abstractionism) güzel midir, lezzetli midir tartışmasını bir yana hiç bırakmadan, neredeyse büyük renk lekelerinden oluşan devasa tuvallerle, temel bir kavrama, tam olarak Winckelmann’dan değil ama Lessing’den bu yana irdelediğimiz ‘yüce’ (süblime) kavramına yüzünü dönmüştür. Başka türlü o yapıtları Clement Greenberg ustamız yüce kavramını kendisine esas alan Kant estetiğine giderek açıklayamazdı. Haydi Rhotko’nun neyse ama diyelim Ad Reinhardt’ın simsiyah tuvallerini ya da Motherwell’in büyük lekelerini başka neyle açıklayacağız? Boyut her zaman önemlidir. O ebattaki resimlerin temel dinamiği olmayan, başka türlü yaşanamayacak olan gerçeklik (gerçek değil) bir duyguyu kımıldatmaktır. Freud’un romancı Romain Rolland’dan devralıp derinleştirdiği ‘okyanus duygusu’ (büyük okyanusların, dağların, ovaların karşısında hissettiğimiz yücelme (bezen de küçülme) ama her halde varlığımızı ayrımsama duygusu) bu yapıtların........
