menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye’nin İkinci 5. Maddesi | Kasr-ı Şirin’den Mekke’ye: Türkiye neden yeni bir askerî ittifaka ihtiyaç duydu?

27 0
20.08.2026

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke’de imzalanan Ortak Savunma Anlaşması, Ankara’nın güvenlik mimarisinde sıradan bir iş birliğinin ötesine geçen yeni bir eşik oluşturuyor. Taraflardan birine yönelik saldırının diğerlerine de yapılmış sayılması, Türkiye’yi NATO’nun 5. maddesinin yanında ikinci bir kolektif savunma taahhüdünün içine sokuyor. Suudi Arabistan’ın güvenlik garantisini çeşitlendirmek, Pakistan’ın ekonomik ve stratejik derinliğini artırmak istemesi anlaşılabilir. Türkiye’nin hesabı ise daha karmaşık: savunma sanayii, Körfez sermayesi ve bölgesel nüfuz bakımından önemli fırsatlar doğabilir; fakat Pakistan’ın Hindistan ve Afganistan, Suudi Arabistan’ın İran ve Yemen kaynaklı güvenlik sorunları Türkiye’nin tehdit haritasına da girebilir. Asıl soru bu nedenle Mekke’nin bir “İslam NATO’su” olup olmadığı değil: NATO üyesi Türkiye hangi yeni güvenlik ihtiyacı nedeniyle ikinci bir kolektif savunma yükümlülüğüne girdi ve bunun karşılığında ne elde ediyor?

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan liderleri

Mekke Ortak Savunma Anlaşması üç ülke açısından aynı anlama gelmiyor. Suudi Arabistan bakımından denklem oldukça açıktır. Riyad, Amerika Birleşik Devletleri’yle tarihsel güvenlik ilişkisini ortadan kaldırmadan garantilerini çeşitlendirmek; Türkiye’nin askerî ve teknolojik kapasitesiyle Pakistan’ın stratejik ağırlığını kendi güvenlik sistemine eklemek istiyor. Pakistan açısından da anlaşmanın rasyonalitesi güçlüdür: Suudi sermayesi, Türkiye’yle gelişen savunma sanayii ilişkisi ve Ortadoğu’ya uzanan yeni stratejik derinlik. Türkiye ise masaya üçlü yapının en değerli unsurlarından birini, gelişmiş konvansiyonel askerî kapasitesini, operasyonel tecrübesini ve hızla büyüyen savunma sanayiini getiriyor. Dolayısıyla Ankara’nın anlaşmadan sermaye, teknoloji, pazar ve jeopolitik nüfuz elde etmesi mümkündür.

Fakat ittifakların bilançosu yalnız kazanılan kapasiteyle ölçülmez; üstlenilen risk de hesaba katılır. Türkiye’nin Pakistan’la güçlü tarihsel ilişkileri vardır ama Hindistan’la yaşamsal bir askerî ihtilafı yoktur. Suudi Arabistan Türkiye için önemli bir bölgesel ortaktır ama Riyad’ın İran, Yemen ve Körfez güvenliğiyle ilgili bütün tehditleri Ankara’nın tehditleri değildir. Türkiye İran’la Suriye’den Irak’a, Kafkasya’dan bölgesel nüfuza kadar birçok alanda rekabet etmektedir; buna rağmen Cumhuriyet döneminde iki devlet doğrudan savaştan kaçınmayı başarmıştır. Mekke’nin Türkiye açısından temel riski, müttefiklerin askerî kapasitesini paylaşırken onların tehdit haritalarını da ithal etmektir. İttifak kurarken müttefikin kapasitesini paylaşmak kazançtır; müttefikin bütün düşmanlarını devralmak stratejik maliyettir.

Tarih bu tartışmaya önemli bir perspektif kazandırıyor. Cumhuriyet, doğu ve güney çevresinde iki farklı güvenlik modeli denedi. Sadabad Paktı Türkiye, İran, Irak ve Afganistan’ı ortak bir düşmana karşı askerî blok içinde toplamaktan çok, tarafların birbirlerini tehdit olarak görmelerini azaltmaya çalışıyordu. CENTO ise Soğuk Savaş’ın açık Sovyet tehdidi karşısında Türkiye, İran ve Pakistan’ı aynı güvenlik hattına yerleştirdi. Bugün Mekke’de Türkiye ve Pakistan yeniden aynı mimarinin içindedir; fakat bu kez İran dışarıda, Suudi Arabistan içeridedir. Daha da önemlisi, CENTO’nun karşısında tanımlanmış bir Sovyet tehdidi bulunurken Mekke’nin ortak tehdidi aynı açıklıkta değildir.

Buradan Türkiye açısından daha temel bir soru doğuyor. Türkiye 1952’den beri NATO üyesidir ve büyük ölçekli dış saldırıya karşı zaten güçlü bir kolektif savunma sisteminin içindedir. Mekke’nin Ankara bakımından anlamı bu nedenle ikinci bir NATO yaratmak olamaz. Yeni yapının rasyonalitesi ancak Türkiye’ye NATO’nun sağlayamadığı ekonomik, teknolojik ve jeopolitik hareket alanını kazandırmasıyla açıklanabilir. Suudi sermayesi Türk savunma teknolojisiyle birleşiyor, Pakistan’la ortak üretim derinleşiyor ve Türkiye Ortadoğu-Güney Asya hattında yeni bir güvenlik düzeninin kurucu aktörüne dönüşüyorsa Mekke gerçek bir stratejik kazanç sağlayabilir. Fakat bunun bedeli Türkiye’nin istemediği savaşlara sürüklenme ihtimaliyse aynı anlaşma stratejik özerklik değil, stratejik bağımlılık üretmeye başlayacaktır.

Mekke’nin Türkiye açısından gerçek sınavı da burada yatıyor. Anlaşma İran karşıtı mezhepsel bir bloğa dönüşmemeli; Türkiye’yi Pakistan-Hindistan rekabetinin askerî tarafı yapmamalı; Suudi Arabistan’ın kendi tercihlerinden doğabilecek her bölgesel çatışmayı Türkiye’nin savaşı haline getirmemeli ve Ankara’nın NATO içindeki yükümlülükleriyle çelişmemelidir. Buna karşılık savunma sanayiinde kalıcı yatırım, ortak teknoloji, üretim ölçeği ve yeni pazar yaratabiliyorsa Türkiye’nin bölgesel gücünü ciddi biçimde artırabilir. Devlet aklının sorması gereken beş soru vardır: Türkiye ne kazanıyor? Ne veriyor? Hangi riski azaltıyor? Hangi yeni riski üstleniyor? Ve hangi durumda savaşa girme yükümlülüğü doğuyor?

Türkiye’nin gerektiğinde kendisini savunacağı yönündeki caydırıcılık söylemi, tek başına egemen bir devletin topraklarına ve güvenliğine yönelik saldırıya karşı savunma iradesinin ifadesidir. Fakat Mekke Anlaşması bu basit denklemi genişletmektedir. Çünkü kolektif savunma mantığı, yalnız Türkiye’ye değil Suudi Arabistan veya Pakistan’a yönelik bir saldırının da Ankara’nın önüne güvenlik kararı olarak gelmesi ihtimalini yaratır. Dolayısıyla tartışılması gereken, Türkiye’nin savaştan çekinip çekinmemesi değil; hangi ülkeye, hangi coğrafyada ve hangi şartlarda yapılan saldırının Türkiye Cumhuriyeti bakımından savaş nedeni sayılacağıdır.

Giriş — Bir imzadan daha fazlası

Mekke’de atılan imzayı yalnız Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki ilişkilerin yeni bir aşaması olarak okumak eksik kalır. Türkiye bu anlaşmayla savunma sanayii iş birliğini genişleten veya ortak tatbikatların çerçevesini belirleyen sıradan bir askerî düzenlemeye değil, taraflardan birinin güvenliğini diğerlerinin güvenliğiyle ilişkilendiren kolektif savunma mantığına adım atıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın mekanizmayı NATO Antlaşması’nın 5. maddesiyle teknik olarak karşılaştırması bu nedenle önemlidir. Mekke henüz NATO değildir; ortak komuta yapısı, yetmiş yılı aşan kurumsal hafızası ve yerleşmiş askerî planlama mekanizmaları yoktur. Fakat kullanılan ilke önemlidir: Bir ülkeye yönelik saldırı artık yalnız o ülkenin meselesi değildir.

İşte tartışma tam bu noktada başlamalıdır. Çünkü savunma iş birliği ile kolektif savunma arasında nitelik farkı vardır. Türkiye Suudi Arabistan’a silah satabilir, Pakistan’la ortak üretim yapabilir, üç ülke birlikte tatbikat düzenleyebilir veya istihbarat paylaşabilir. Bunların hiçbiri Türkiye’nin diğer iki ülkenin savaş risklerini paylaşmasını zorunlu kılmaz. Kolektif savunma ise farklıdır. Tarafların güvenliği birbirine bağlanır; dolayısıyla yalnız askerî kapasite değil, belirli ölçülerde risk de ortaklaştırılır. Mekke’yi önemli yapan Suudi Arabistan ve Pakistan’la yakınlaşmamız değil, bu yakınlığın güvenlik yükümlülüğüne dönüşmesidir.

Bu nedenle anlaşmayı yalnız “İslam NATO’su” tartışmasına sıkıştırmak yanıltıcıdır. Üç ülkenin Müslüman ve Sünni çoğunluklu olması yapıya mezhepsel anlam yüklenmesine yol açabilir; fakat bir güvenlik sisteminin gerçek niteliğini üyelerinin dini kimliğinden çok, hangi tehdide karşı planlama yaptığı belirler. Mekke’nin ileride ortak askerî planlaması İran senaryoları üzerine kurulursa, metinde İran’ın adı geçmese bile yapı fiilen İran karşıtı bir nitelik kazanabilir. Pakistan-Hindistan çatışması ittifakın güvenlik gündemine girerse Türkiye Güney Asya’daki bir rekabetin tarafına yaklaşabilir. Buna karşılık yapı savunma teknolojisi, ortak caydırıcılık ve sınırlı dış saldırı garantisi çerçevesinde tutulursa bambaşka bir sonuç ortaya çıkabilir.

Murat Emir’in eleştirisinin üzerinde durulması gereken tarafı da budur. “Paralı muhafız” veya anlaşmanın yalnız “sıcak para” için yapıldığı gibi ifadeler siyasi polemiğin sınırları içinde kalır; bunları kanıtlanmış olgular olarak kullanmak doğru değildir. Fakat Emir’in daha temel sorusu son derece ciddidir: Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın daha önce kendisine ait olmayan çatışma risklerini üstleniyor mu? Bu soru muhalefetin değil devlet muhasebesinin sorusudur.

Türkiye açısından mesele daha da önemlidir; çünkü Ankara güvenlik arayan zayıf bir devlet olarak bu anlaşmaya girmiyor. Türkiye güçlü bir orduya, gelişen savunma sanayiine ve yetmiş yılı aşkın NATO üyeliğine sahiptir. Başka bir deyişle Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Türkiye’ye ihtiyaç duymasının nedenlerini görmek kolaydır. Türkiye’nin ise yeni ittifaka hangi somut güvenlik ihtiyacı nedeniyle girdiğini ayrıca açıklamak gerekiyor. Eğer cevap güvenlikten çok sermaye, teknoloji, pazar ve jeopolitik nüfuzsa bunu da açık biçimde tartışmak gerekir. Çünkü o zaman Türkiye Mekke’ye korunmak için değil, ürettiği güvenliği ekonomik ve siyasi güce çevirmek için giriyor demektir.

Bu kötü bir strateji olmak zorunda değildir. Tam tersine, doğru kurulursa Türkiye’nin bölgesel gücünü ciddi biçimde büyütebilir. Fakat güvenlik ihraç etmek ile başkalarının güvenlik sorunlarını ithal etmek arasında ince bir çizgi vardır. Bu makalenin temel sorusu da o çizginin nerede çekildiğidir.

Tam bu noktada tartışma teorik bir ittifak meselesi olmaktan çıkar ve doğrudan karar egemenliği sorununa dönüşür. Türkiye’nin kendisine yönelik bir saldırı karşısında savunma iradesi göstermesi ulusal güvenlik açısından olağan ve caydırıcıdır. Ne var ki Mekke’nin kolektif savunma mantığı, “Türkiye’ye saldırı” ile “Türkiye’nin müttefikine saldırı” arasındaki mesafeyi hukuken ve siyaseten daraltmaktadır. Bu nedenle yeni güvenlik mimarisinin gerçek testi, savaş iradesinin yüksekliği değil savaş eşiğinin kim tarafından ve hangi ölçütlerle belirleneceğidir.

I. Türkiye’nin İkinci 5. Maddesi: Mekke’de ne değişti?

Mekke Anlaşması’nın Türkiye açısından önemini anlayabilmek için önce neyin değiştiğini berraklaştırmak gerekiyor. Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan’la yakın askerî ilişkileri yeni değil. Pakistan’la savunma sanayii, eğitim ve askerî iş birliği uzun bir geçmişe sahip; Suudi Arabistan’la ilişkiler de son yıllarda savunma sanayii ve teknoloji boyutunda hızla genişledi. Yeni olan, bu ilişkilerin aynı üçlü yapı içinde kolektif savunma mantığına bağlanmasıdır. Hakan Fidan’ın anlaşmayı teknik bakımdan NATO’nun 5. maddesine benzetmesinin önemi de burada yatıyor. Taraflardan birine yönelik saldırının diğerlerine de yapılmış sayılması, üç ayrı ulusal güvenlik alanı arasında daha önce bulunmayan hukuki ve siyasi bir bağ kuruyor.

Elbette Mekke NATO değildir. NATO’nun ortak komuta yapısı, bütünleşmiş askerî planlaması, standardizasyon sistemi, sürekli siyasi organları ve yetmiş yılı aşan kurumsal hafızası vardır. Bu nedenle “ikinci 5. madde” benzetmesini örgütsel eşitlik anlamında değil, yükümlülüğün niteliğini anlatan bir benzetme olarak kullanmak gerekir. Türkiye açısından kritik değişiklik, yeni bir NATO’ya girmiş olması değil, NATO dışındaki iki devletin güvenliğine ilişkin yeni bir taahhüt üstlenmiş olmasıdır.

Burada kolektif savunmanın çoğu zaman gözden kaçırılan özelliği ortaya çıkıyor. İttifak yalnız gücü birleştirme mekanizması değildir; aynı zamanda risk paylaşma mekanizmasıdır. Suudi Arabistan Türkiye’nin askerî kapasitesinden yararlanırken Türkiye de Suudi Arabistan’ın güvenlik sorunlarıyla daha doğrudan ilişki kurar. Pakistan Türk savunma teknolojisine ve diplomatik desteğine erişirken Türkiye Pakistan’ın içinde bulunduğu güvenlik çevresiyle daha yakın bir bağ oluşturur. Düne kadar başkasının krizi olan bir olay, yarın sizin güvenlik kararınız haline gelebilir.

Bu nedenle Mekke’nin en önemli meselesi “saldırı” kavramının nasıl tanımlanacağıdır. Konvansiyonel bir ordunun Suudi Arabistan veya Pakistan topraklarına girmesi nispeten açık bir durumdur. Fakat bugünün Ortadoğu ve Güney Asya güvenlik ortamında savaşlar çoğu zaman böyle başlamıyor. Balistik füze veya insansız hava aracı saldırıları, devlet dışı örgütler, vekil güçler, sınır ötesi terör operasyonları ve siber saldırılar savaş ile barış arasındaki çizgiyi bulanıklaştırıyor. Yemen’den Suudi petrol tesislerine yapılan büyük çaplı bir füze saldırısı kolektif savunmayı harekete geçirir mi? Pakistan sınırında gerçekleşen ve İslamabad’ın başka bir devlete atfettiği saldırı aynı kapsamda değerlendirilir mi?

Aynı belirsizlik saldırı ile karşı saldırının ayrılmasında ortaya çıkar. Bir ülkenin açık biçimde dış saldırıya uğramasıyla, kendi askerî operasyonunun ardından karşılık görmesi aynı şey değildir. Kolektif savunmanın caydırıcı olabilmesi için saldırıya uğrayan müttefikin yalnız bırakılmayacağını göstermesi gerekir; fakat aynı sistemin üyelerden birine sınırsız askerî sigorta sağlaması, ittifakın kendi içinde ahlaki tehlike yaratabilir.

Türkiye’nin bu nedenle anlaşmada çok açık bir ayrımı koruması gerekir: savunma garantisi ile müttefikin tercih ettiği savaşa katılma yükümlülüğü aynı şey değildir. Coğrafi kapsam da kritik önemdedir. Suudi Arabistan veya Pakistan’ın egemen toprakları mı korunacaktır? Yurtdışındaki askerî birlikleri de kapsama girecek midir? Siber saldırılar hangi eşiğin üzerinde “silahlı saldırı” sayılacaktır? Bu sınırlar çizilmediğinde ittifakın caydırıcılığı artmaktan çok belirsizleşebilir.

Türkiye bakımından daha da önemli olan, yardımın niteliğinin kimin tarafından belirleneceğidir. NATO’nun 5. maddesinin çoğu zaman gözden kaçırılan tarafı, bir saldırı halinde her müttefikin gerekli gördüğü tedbiri kendisinin belirlemesine imkân tanımasıdır. Mekke de benzer bir karar alanını Türkiye’ye bırakıyorsa Ankara’nın stratejik özerkliği önemli ölçüde korunabilir. “Birine saldırı hepimize saldırıdır” cümlesinden sonra gelen hükümler, cümlenin kendisinden daha önemlidir.

TBMM’nin rolü de burada devreye giriyor. Türkiye’nin taraf olduğu bir kolektif savunma düzenlemesi, yalnız yürütmenin yönetebileceği sıradan bir dış politika tercihi değildir. Meclis hangi saldırının anlaşmayı harekete geçireceğini, coğrafi kapsamın nerede başlayıp nerede biteceğini, Türkiye’nin yardımın biçimine kendisinin karar verip veremeyeceğini ve Türk askerinin kullanılması halinde anayasal yetkinin nasıl işleyeceğini bilmelidir.

Mekke’nin Türkiye açısından yaratabileceği ikinci değişiklik güvenlik coğrafyasının genişlemesidir. Türkiye’nin geleneksel stratejik çevresi zaten son derece karmaşıktır: Karadeniz ve Rusya, Kafkasya, Suriye ve Irak, Doğu Akdeniz, Balkanlar ve NATO’nun güneydoğu kanadı. Mekke bu haritaya potansiyel olarak Körfez’i, Kızıldeniz’i, Yemen kaynaklı tehditleri, Afganistan-Pakistan sınırını ve Pakistan-Hindistan rekabetini ekliyor. Türkiye’nin haritası değişmiyor; fakat stratejik ilgi ve yükümlülük haritası genişliyor.

Bu genişlemenin başlı başına yanlış olduğu da söylenemez. Türkiye artık yalnız yakın sınır çevresindeki gelişmelerden etkilenen bir ülke değildir. Fakat etki alanının genişlemesiyle askerî yükümlülük alanının genişlemesi birbirine karıştırılmamalıdır. Türkiye Kızıldeniz’de etkili olabilir ama Kızıldeniz’deki her çatışmanın tarafı olmak zorunda değildir; Pakistan’la stratejik ortak olabilir ama Keşmir’i kendi askerî meselesine dönüştürmek zorunda değildir.

Aslında Mekke’nin Türkiye açısından gerçek yeniliği tam burada yatıyor. Ankara ilk kez yalnız güvenlik alan bir ülke olarak değil, kendi güvenlik kapasitesini başka devletlerin caydırıcılığına ekleyen bir aktör olarak daha kurumsal bir rol üstleniyor. Bu durumda Mekke’nin amacı Türkiye’yi yeni bir saldırıdan korumaktan çok, Türkiye’nin ürettiği güvenliği ekonomik, teknolojik ve jeopolitik güce çevirmek olabilir.

Eğer Ankara’nın hesabı buysa, anlaşmanın rasyonalitesi önemli ölçüde değişir. Türkiye Mekke’ye savunma sanayiini büyütmek, Suudi sermayesini teknolojiye çekmek, Pakistan’la ortak üretimi derinleştirmek ve Ortadoğu-Güney Asya arasında yeni bir güç merkezinin kurucu aktörü olmak amacıyla girmiş olabilir. Böyle bir strateji küçümsenemez. Fakat o zaman yapılması gereken muhasebe de değişir: kazanılan sermaye, teknoloji, pazar ve siyasi nüfuzun üstlenilen askerî riskle orantılı olup olmadığı anlaşmanın temel ölçüsü haline gelir.

II. Riyad ve İslamabad’ın hesabı açık; Ankara’nınki ne?

Mekke Anlaşması’nın rasyonalitesini anlayabilmek için üç ülkenin aynı masaya aynı ihtiyaçlarla oturmadığını görmek gerekir. Suudi Arabistan güvenlik garantisini çeşitlendirmeye, Pakistan ekonomik ve stratejik derinliğini genişletmeye, Türkiye ise askerî-teknolojik kapasitesini daha büyük ekonomik ve jeopolitik güce dönüştürmeye çalışıyor olabilir. Anlaşmanın temel asimetrisi burada ortaya çıkıyor: Riyad ve İslamabad’ın Mekke’ye neden ihtiyaç duyduğu oldukça açıkken, Türkiye’nin hangi yeni güvenlik ihtiyacının bu anlaşmayla karşılandığı aynı açıklıkta değildir.

Suudi Arabistan açısından sorun uzun süredir bellidir. Riyad’ın güvenlik mimarisi onlarca yıl boyunca büyük ölçüde Amerikan askerî gücüne dayanmıştı. Ancak İran’ın bölgesel nüfuzu, Yemen savaşı, Husilerin füze ve insansız hava aracı kapasitesi, kritik enerji altyapısının kırılganlığı ve İran-İsrail çatışmasının Körfez’e yayılma ihtimali Suudi yönetimine tek bir dış güvenlik garantörüne dayanmanın sınırlarını gösterdi. Türkiye’nin operasyonel kapasitesi ile Pakistan’ın askerî ağırlığını aynı yapıya bağlamak Riyad açısından bu nedenle rasyonel bir tercihtir.

Türkiye bu denklemde Suudi Arabistan için özel bir değer taşıyor. Ankara yalnız büyük bir orduya sahip değil; aynı zamanda NATO tecrübesi, sahada sınanmış askerî kapasitesi ve gelişen savunma sanayiiyle Riyad’ın satın alarak elde etmekte zorlandığı yerli askerî-teknolojik kapasite oluşturma tecrübesini temsil ediyor. Türkiye Suudi Arabistan’a yalnız ürün değil, ortak üretim ve teknoloji geliştirme imkânı sunabilir.

Pakistan’ın hesabı da kendi koşulları içinde anlaşılabilir. Pakistan büyük bir orduya ve nükleer caydırıcılığa sahip olmasına rağmen ekonomik kapasitesi ile askerî-stratejik iddiaları arasında uzun süredir ciddi bir dengesizlik taşıyor. Hindistan’la kalıcı rekabet, Keşmir sorunu, Afganistan sınırındaki istikrarsızlık ve Çin’le yakın stratejik ilişki İslamabad’ın güvenlik politikasını şekillendiriyor. Suudi Arabistan Pakistan için uzun süredir ekonomik ve mali destek kaynağı; Türkiye ise giderek daha önemli bir savunma teknolojisi ve siyasi ortak haline geliyor.

Pakistan’ın nükleer güç olması üçlü yapıya ayrıca sembolik bir ağırlık kazandırıyor. Fakat mevcut bilgiler Pakistan’ın nükleer kapasitesinin Türkiye veya Suudi Arabistan adına kullanılabilecek ortak bir nükleer garantiye dönüştüğünü göstermiyor. Doğru ayrım şudur: Pakistan masaya nükleer devlet ağırlığını getiriyor; fakat nükleer kapasitenin varlığı ortak nükleer garantinin varlığı anlamına gelmiyor.

Böyle........

© T24