menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dilenci besteciler

5 0
latest

Bir müzik öğrencisinin hayatında dersler kadar bireysel çalışma da çok önemlidir. Bu çalışma, doğası gereği komşuları çileden çıkaracak, insanı apartmandan attıracak nitelikte olduğu için, konservatuvar ve müzik fakültelerinin sadece derslikleri olmaz, aynı zamanda çalışma odaları olur. Bir kısmı piyanoludur. Hepsi ses yalıtımlıdır. Öğrencilerin ders programlarında gün içerisinde -bazen de gece- bu odalarda enstrüman veya ses çalışmaları yapabilmeleri için boş zaman bırakılır. Bu çalışmayı yapmak öğrencinin sorumluluğundadır. Ne kadar çalışırsan o kadar ilerlersin.

Bilkent Müzik Fakültesi’ndeki lise yıllarımda en yakın arkadaşım Mert Karabey’di. O da benim gibi kompozisyon (bestecilik) öğrencisiydi. Ben ayrıca piyano, yani çift bölüm okuyordum. Biz iki kafadar, okulun iki aykırı tipi olarak birlikte gezer, öğlen yemeklerimizi birlikte yerdik. Boş saatlerimizde yan yana iki çalışma odası ayarlardık. Fakat heyhat! Konuşacak konu bitmezdi ki! Çoğu zaman o iki odadan birine kapanır, orada çene çalmaya devam eder, “10 dakika sonra ayrılıyoruz… 20 dakika sonra kendi odama geçiyorum… vallahi 40 geçe başlarız çalışmaya” diye sınırlar koyar, o sınırları çiğneye çiğneye saatlerce devam ederdik sohbete! Bir sınır aşıldı mı, bir sonrakine kadar beklemek gerekirdi; treni kaçırınca bir sonraki istasyona kadar inememek gibi, ayrılamazdık birbirimizden.

Yaptığımız da boş dedikodu değildi, bu arada. Okuyan, düşünen, sorgulayan, kitap alışverişinde bulunan, okuduğu kitapları ve dinlediği eserleri birlikte tartışan, birlikte hayal kuran gençlerdik. Hayattan da, sanattan da konuşurduk, birbirimize aşklarımızı da anlatıp dertleşirdik. Zira okulun diğer erkekleri ekseriya çapkınlık peşindeyken biz açılamadığımız, veya açılıp da ret cevabı aldığımız kızların aşklarıyla yanıp onlar için besteler yapıyorduk. Bizim “erkek muhabbeti”miz aşk üzerineydi.

Mert'in aramızdaki lakabı Prens Vladimir Aleksandroviç Mertovskiy’dir (halen). O kendini Mertovskiy yapmıştı, ben de ona Turgenyev'in "İlk Aşk" adlı kısa romanındaki bahtsız romantik kahramandan esinlenerek Vladimir adını takmıştım.

Genelevde röportaj

Bir seferinde konu hayat kadınlarından açıldı. “Nasıl bir duygu dünyaları var acaba? Nasıl yapabiliyorlar böyle bir mesleği? Bir gün vizite ücretini ödeyip, karşılığında bir tanesiyle sadece röportaj yapsak nasıl olur?” diye bir fikir attı Vladimir ortaya.

O fikri hayata geçirmek üzere birlikte bir girişimimiz olmadı. Ancak şans eseri ben o röportajı yaptım! 18-19 yaşımda bir yaz Mersin’de bizim eski yazlıkta otururken bazı yakınlarım, “ev çok kalabalık oldu. Gel, deniz kenarında içmeye gidelim” diyerek beni Kızkalesi’nin karşısında bar gibi bir mekana götürdüler. Hayli içirdiler. Bir süre sonra karşıma doğru dürüst Türkçe konuşamayan bir Gürcü kızı oturttular. “O da piyano çalıyormuş” diyerek bir muhabbet açmaya çalıştılar ama pek bir şey konuşamadık. Sonra büyüğüm beni kolumdan tutup alt kata indirdi. “Nereye?” dedim, “Millî oluyorsun!” dedi. Meğer beni geneleve getirmişler! Belli ki mahzun mizacıma iyi geleceğini, beni açacağını düşünmüşlerdi. İyi niyet, ne diyeyim:) “Olmaz! Aşk olmadan olmaz!” dedim. Israr etti. Bakirdim, aşk acıları içinde kıvranan ve kafasının içinde romantik dönemde yaşayan bir gençtim. Cinsel açlık da vardı işin içinde ama, bu şekilde bir başlangıç yapamazdım. Büyüğüm cebime bir prezervatif koydu, “Tek bir şey rica ediyorum senden: hatırım için o odaya gir, soyun ve ne yaparsan yap” dedi. O an Vladimir’in fikri geldi aklıma ve “tamam” dedim, içeri girdim.

Bir süre sonra kız geldi, duştan çıkmış gibi üzerinde havluyla. “Soyunmamışsın?” dedi. “Soyunmadım, çünkü sevişmeyeceğiz, konuşacağız. Bana kağıt, kalem getir lütfen” dedim. Gitti, bir peçete ve tükenmez kalemle döndü. “İşini seviyor musun?” dedim, “Hayır, nefret ediyorum” dedi. “Paran olsa bu işi bırakıp memleketine döner misin?” dedim, “Evet” dedi. Başka ne konuştuk, hatırlamıyorum. Zaten pek bir şey anlatabilecek kadar Türkçesi yoktu zavallının. Bir süre sonra garson geldi, “abi, jandarma bastı” şeklinde bir yalanla beni odadan çıkardı, döndüm üst kattaki masamıza...

Arkadaşını tanırsan nasıl kanına gireceğini bilirsin

Vladimir bir akşam vakti bana telefon etti, "Çok sıkılıyorum. Bize gelsene?" dedi. Hafta sonu muydu, o gün okulda buluşmamış mıydık? Hatırlamıyorum. Onların evi o günlerde Kavaklıdere'de, yani Ankara'nın göbeğindeydi; bense Çayyolu bölgesindeki Konutkent 2 sitesinde yani Ankara'nın o zamanlar kuş uçmaz, kervan geçmez bir banliyösünde oturuyordum.

Sanırım lisans 1 veya 2'deydim. Ailemin durumu iyiydi. Baba parasıyla alınmış Toyota Corolla'm vardı; zira Bilkent'le Çayyolu arasında toplu ulaşım yoktu; yıllarca okula otostopla gidip geldikten sonra alınmıştı araba.

Yine de üşendim akşamın o saatinde 20 kilometre yol gitmeye, benzin yakmaya. Fakat maceracı ruhumu bilen Vladimir Aleksandroviç, reddedemeyeceğim bir teklifle beni tavladı: "Dilencilik yaparız" dedi!

Ne onun, ne de benim böyle bir şeye ihtiyacımız olduğunu sizlere açıklamama gerek yoktur sanırım:) Bu, kılık değiştirip, sokak ortasında, toplum içinde rol yapmak demekti! Çok heyecanlı!

3 katlı müstakil evimizin bahçesinde Nicky adında kurt-kangal kırması, sokaktan bulunma bir köpeğimiz vardı. El kadarken kucağıma alır kemik kemirttirirdim. Ayı kadar olmuştu; gelenin, geçenin çekindiği bu hayvanla arka bahçede altlı-üstlü boğuşmalı oyunlar oynardık. Bu oynaşmalar için kullandığım, Nicky'nin ısıra ısıra lime lime ettiği koyu yeşil bir parkam vardı. Onu geçirdim üzerime. Tam da berbere gitmeye ve tıraş olmaya üşendiğim, saç-sakal birbirine karışmış, hırpani görünümlü bir günümdeydim.

Atladım, gittim şehre. Yolda gecekondu ağzıyla konuşma provaları yaptım.

Onu almak üzere evine vardığımda ne göreyim? Ben kendime o kadar kostüm ayarlamış, rol çalışmışken prens hazretleri hiçbir hazırlıkta bulunmamışlar!

Vladimir Aleksandroviç uzun boylu, ince, temiz yüzlü, renkli gözlü, Mahler gibi ince yuvarlak çerçeveli entel gözlüklü, düz, uzun saçlı, Richard Clayderman ayarında yakışıklı bir gençti. Türkçesiyle, kültürüyle, tavırlarıyla bir zarafet timsaliydi. Takım elbise giyse soylu bir prens olduğuna inanabilirdiniz. Dilenci olduğuna ikna olmanız içinse bir ton makyaj gerekirdi!

Arabayı o zamanki Dedeman Oteli’nin önüne park edip biraz yürüdük. Bir meblağ ve bir süre belirledik. Bugünkü parayla 2000TL, diyelim. Bakalım 2-3 saat içinde bu kadar parayı toplayabilecek miydik?

Bir televizyon programında fakir kılığında rol kesen, aslında sizden, benden zengin, mal, mülk sahibi dilencilerin olduğunu görmüştük. Bunu iş edinmişler. Böylelerinin yaya trafiği yoğun, bol kazançlı sokakları, meydanları mesken tuttuklarını, bölgelerini sıkı sıkıya koruduklarını, diğer dilencilere göz açtırmadıklarını da duymuştuk. Mafya gibilerdi!

Bakalım Ankara’nın sosyetik denecek bir semtinde biz ne kadar para toplayabilecektik? Gerçek bir dilenciyle karşılaşıp çatışacak mıydık?

Ben bir süre bir duvar dibine oturup el açmayı denedim. Gelene, geçene o çalıştığım ağızla hayır duası ettim. “Alllllah ne muradınız varsa versing! Allllah sevdiğinize bağışlasıng!”

O şekilde pek bir şey toplayamayınca kalktım, sırtımı kamburlaştırıp kaldırımda yürüyen insanlara yanaşmaya giriştim. “Abi, bi liran var mi abi??… Güzel ablamın hat’rına bi beşlik atıver be abem…”

Peki ben bunları yaparken Vladimir ne yapıyordu dersiniz? Prens hazretleri çok utandılar ve soylu mizaçlarına yakışmayan bu eyleme bir türlü girişemediler! Ben o kılıktayken yanımda zaten eğreti duracaktı. Beni birkaç adım geriden takip ederek geçirdi zamanı. Sanıyorum 1-2 kişiye sormayı denemiş ama ağzını bile doğru dürüst açamamış, sesi kısılmış!

Bir ara Karum’un veya Hilton Oteli’nin arkasındaki bir yokuşta bizim yaşlarda öğrenci görünümlü bir delikanlıya rastladım. “Sen dilenci değilsin!” dedi. Kıvrandım. “Ne alakası var? Abiy? Abem? Ben dilenciyem?!…Alllllah rızası içing…” Yutmadı:) Biraz zorladıktan sonra pes ettim, sırtımı ve sesimi düzeltiverip itiraf ettim: “Tamam, tamam, ben Bilkentli bir öğrenciyim. Bir araştırma yapıyorum. Sosyal bir deney”…

Belirlediğimiz süre doldu. Geç olmaya başlamıştı. Vladimir’in eli boştu. Bense az bir şeyler toplamıştım ama hedeflenen meblağdan uzaktı.

İnat ettik; hedefe ulaşmadan eve dönmek yok! Fakat nasıl?

Kesin ve hızlı çözüm prensten geldi:

Benim arabanın yanına gelmiştik. Biz orada dikilirken önümüzdeki lüks otelden kalantor görünümlü, göbekli bir abi çıktı. Ona yaklaştık. Vladimir söze girdi: “Affederiniz, bunu söylemeye çok utanıyoruz ama… Biz konservatuvar öğrencisiyiz. İzmir’den geldik. Paramız bitti. Dönüş biletimizi almak için tam -atıyorum- 892 liramız eksik. Bize yardım edebilir misiniz?” dedi. Babacan abi “Demek müzik okuyorsunuz? Bu akşam otelde filan çocuk korosunun konseri vardı. Çok iyilerdi… alın bakalım… okuyun, adam olun” diyerek tam olarak istenen miktarı verdi.

Kendisine minnettarlığımızı ifade ettikten sonra uzaklaşmasını bekledik. Vladimir vicdan azabı duydu; arkasından koşup parayı iade etmeyi düşündü ama bunu yapmadı. Sonra dibinde dikilmekte olduğumuz arabama binip evlerimize gittik ve o cömert abinin dileğini yerine getirdik: okuyup adam olduk:) Ben Bilkent’i yarım bırakıp Amerika’da, Indiana Üniversitesi’nde lisans eğitimimi tamamladım; Vladimir ise Bilkent’te lisansı bitirdikten sonra İngiltere’de; Sussex Üniversitesi’nde master yaptıktan sonra yurda döndü. Şimdi Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuvarında öğretim üyesi.

Dilenerek topladığımız parayı bölüştük. Ben bana düşen kısmını ihtiyaç sahiplerine aktardım. O ise kendi payını yedi! Fakat mutlaka sonra yardım ettiği birileri olmuştur. İyi kalplidir benim dostum:) Çok bir şey değildi zaten…

Vladimir’in müzik dilini kendime yakın bulurdum. Öğrencilik yıllarımda onun bestelerine konserlerimde yer verip tanıtmışlığım var. İlk tanıştığımızda o da benim gibi romantik tarzda yazıyordu. Sonradan ben “ahenk” dediğim şeyde ısrar ederken o biraz daha “modern” bir yola girdi. Yine de -dostluk bir yana- modern besteciler arasında kendime en yakın gördüklerim arasındadır. Müziğini sizin de tanımanızı isterim (linke tıklayınız).


© T24