menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Lider olmaktan başka bir işe yaramayan insanlar

43 0
15.03.2026

Kimler lider, önder, yönetici oluyor? Bu seçim aslında kime, neye, hangi faktörlere bağlı?

Daha okulun ilk yıllarında, hatta ana okulunda ve daha öncesinde bazı çocuklar öne çıkıyor.

Bazen daha “iri” olmaları, bazen birlikte oldukları diğer çocuklara göre 1-2 yıl daha önce doğmuş olmaları, bazen arkadaşlarına göre sahip oldukları başka avantajlar (zenginlik, tanıdık öğretmenlerle müdürler, zekâ vs.) onların diğerlerinin önüne geçmesinde/geçirilmesinde önemli rol oynuyor.

İlkokul yıllarımda ilk sınıf başkanlarımızın nasıl “atandığını” hatırlıyorum…

Çocuklar arasında bir de “dövüşçüler” ve “iyi sporcular” da öne çıkardı. Ama onların önemli kısmı, liderliklerini “legal alana” taşımaktan, öğretmenler ve müdürlerle temasa girmekten çekinirlerdi. Bir tür “çocuk mafyası” özentililerdi.

Elbette “akıllı ve çalışkan olmak”, saygınlığın ve liderlik şansının artması anlamına geliyordu. “Konuşma yeteneği” de önemliydi.

Sonraki yıllarda siyaset de işin içine girdi. Sınıflarda “siyasi” olanlar, bir şekilde daha hızlı ileri çıkıyordu. “Görünmeyen çoğunluk” siyasete mesafeli olsa da “siyasi” olanların aktifliği ve cesareti onları ön plana sürüyordu.

Ve tabii ki değişmez “işbirlikçiler”; yani “idarenin, müdürün, öğretmenlerin, bazen de çeşitli kurumların ve derneklerin” güvendiği birileri olmak…

“Çocuk liderler” zamanla eğitim, iş hayatı, geçim derdi, özel yaşamla ilgili gelişmeler vs. derken sıradanlaşıyordu. Ama hepsi değil. Bazılarının liderlik iddiası kendileriyle beraber büyüyordu.

Önce itaat isteyenler

Yıllar geçti. Ve partilerimizin, derneklerimizin, yerel yönetim organlarının liderlerini gördük. Bunların bir kısmı, benim yukarıda anlatmaya çalıştıklarımdandı. Diğer kısmı ise “sürpriz önderler” veya birileri tarafından ileri sürülmüş “projeler” idi.

Bunların tavırları ve üslupları sadece içinde bulundukları yapılara bağlı değildi. Ailede aldıkları eğitimi, yaşadıkları bölgeleri ve ortamları da yansıtıyordu. Bazıları daha demokratik davranabiliyorken, bir kısmı ömür boyu sadece güce inanıyordu. Güce ve dozu duruma göre ayarlanan “şiddet” yöntemlerine…

Ülkemizin ve tarihimizin gelenekleri, bugünkü liderlerimizin geçmişte bağlı oldukları liderler karşısında gerektiğinde iki büklüm olmayı başarmış olmasını koşulluyordu. Ve daha önemlisi, şimdi kendi liderliklerinde onlar da “koşulsuz bağlılık ve itaat” talep ediyorlardı.

Eğitim ve kültür eksikleri, dünyayı yeterince tanımamaları, özellikle de ahlaki potansiyellerinin zayıf olması, bu liderlerin önemli kısmının kendi egosunun peşinden koşan, çıkarcı, rüşvetçi, otoriter eğilimli, yalancı ve sevgisiz yöneticilere dönüşmesini getiriyordu.

Bu süreçlerin bir başka önemli sonucu da şuydu: Bu liderlerin çoğu “liderlik” dışında başka işe yaramıyordu. Yani falanca belediyenin, filanca partinin yöneticisi olmadığında, şu ya da bu şekilde iktidar koltuğunu kaybettiğinde döneceği bir işi, mesleği olmuyordu.

Bir keresinde genç bir belediye başkanının söylediği bir söz kulağıma gelmişti: “Ben ne yaparım yeniden seçilmezsem! Başka bir şey beceremem ki!”

Elbette bu “yeteneksizlik” işin bir yanı… Diğer yanı ise daha karanlık: Eğer yönettiğiniz belediyede birçok yolsuzluk dosyası birikmişse ve siz koltuktan kalktığınız anda özgürlüğünüz tehlikeye girecekse, ister istemez bu da sizin “ömür boyu liderlik” hayalinizi besleyecektir.

İktidar mı, lahana mı?

Bu aşamada iktidardan gönüllü olarak vazgeçen tarihi bir şahsiyetten söz etmek istiyorum.

Yoksul bir ailede M.S. 245'te doğan Diokles, 39 yaşında Roma İmparatoru olarak seçildi. Sonradan kendine Diocletianus (Diokletianüs) dedirten yeni yönetici, yarım yüzyıl içinde 20’yi aşkın kez iktidar değiştirerek sallantılı bir dönem yaşayan Roma İmparatorluğu’nu yeniden ayağa kaldırmayı başardı.

Roma İmparatoru Diocletianus'un başı (İstanbul Arkeoloji Müzesi)

Ekonomik reformlar gerçekleştiren ve ordu başta olmak üzere devleti yeniden düzenleyen Diocletianus, çok büyük olduğu için yönetilemeyeceği kanısına vardığı ülkeyi ikiye böldü. Arkadaşı Maximianus’u Batı'nın başına imparator yaptıktan sonra Roma’yı terk edip Doğu’nun İmparatoru olarak başkent ilan ettiği İzmit’e (Nicomedia) yerleşti.

İktidara gelmesinden 20 yıl sonra ilk kez Roma'ya giden 51. Roma İmparatoru, dönüşte ağır hastalandı. Bu sırada hayat ve iktidar üzerine yeniden düşünme fırsatı bulan Diocletianus, 1 Mayıs 305 tarihinde herkesi şaşırttı ve gönüllü olarak iktidardan ayrıldı. (Maximianus’u da aynı kararı almaya ikna etti.)

Ve doğduğu Dalmaçya’ya göçerek Adriyatik Denizi kıyısındaki Split’e (bugün Hırvatistan’ın ikinci kenti) yerleşti. Orada çiftçiliğe başlayarak ölene kadar sebze yetiştirdi.

Yönetime dönmesi için ona uzun süre yalvaranlar oldu. Kendisini iktidara döndürmek isteyenlere Diocletianus’un verdiği cevabın, tarihte eşsiz bir yeri olduğunu düşünüyorum:

“Burada kendi ellerimle yetiştirdiğim lahanaların ne kadar lezzetli olduğunu anlayabilseydiniz, beni başka bir iş yapmak için zorlamazdınız!”

Acaba görevinden gönüllü olarak ayrılan ilk Roma İmparatoru Diocletianus’un İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bulunan büstündeki akıllı bakışının hizasında durarak kendisine bir sorsak:

“Koca iktidarı bir lahana tarlasına nasıl değiştin be usta?”

O ne derdi...

Belki de yine anlaşılmamanın kederiyle başını bir yana çevirip söylenirdi:

“Herkesin illa ömür boyu iktidar olması şart değil! Siz en iyi yapabileceğiniz işi bulun! Lahanaysa lahana!..”


© T24