Kimlik belgeleri haricinde aslında biz nereliyiz, kimlere yakınız?
Dünyanın herhangi bir ülkesine gitsem, oradaki insanlar için kim olurum?
Kimlik belgelerim neyse, pasaportumda ne yazıyorsa o…
“Türk”…
Ya da “Türkiye vatandaşı”…
Yani?
Bu “yani”den sonrası, orada karşılaştığım insanların Türkler ve Türkiye ile ilgili bilgileri, düşünceleri ve tabii ki duyguları ile ilgili…
Ne okudularsa ve ne duydularsa, hatta hangi filmde ne gördülerse, beni hiç tanımamalarına rağmen anında haneme yazabilirler.
Doğrusu çok da haksız olmazlar. En azından doğal bir yaklaşım bu.
* * *
Hayatımın yarıya yakınında üç yabancı ülkede yaşadım. Onları da kendi ülkemi de ideal görmüyorum. Övmenin de şikâyet etmenin de pek anlamı yok. Olumlu ve olumsuz görüşlerle hiçbir ülkeyi ve halkı değiştiremiyorsun.
Ama kendini değiştirme şansın var.
Bunu yaparken de çeşitli halklardan, en çok da tanıdığın somut insanlardan çok şey öğrenebiliyorsun. İyi ya da kötü…
En çok hangi ülkede, hangi insanlarla dostluklar kurdum? Türkiye’de…
En çok hangi ülkede, hangi insanlarla sorunlar yaşadım? Türkiye’de…
Memleketteki 86 milyonu da tek tek tanısam toplam kaç kişiyle arkadaş olabilirdim acaba?
Türklerin tarihi de geçmişten süzülüp bugüne gelen birçok özelliği de elbette beni etkiledi, etkiliyor.
Ama geçmişte de bugün de onaylamadığım, reddettiğim pek çok şey var.
Onun için pasaportuma bakıp da birkaç saniye içinde beynindeki “hard disk”ten bulabildikleriyle beni tanıdığını sananların epeyce yanılması mümkün…
* * *
Milyonlarca insanın doğal kabul ettiği “sınırlar”, yani ülkeler arasında silah ve haber alma gücüyle korunan “hudutlar” midemi bulandırıyor.
Bir ülkeden diğerine geçerken “potansiyel suçlu” gibi incelemeye alınıyorsun (kimileri bunu kibarca yapıyor, kimileri ise oldukça kaba).
Oysa dünya benim. Dünya herkesin. Ben böyle düşünüyorum.
Bir ülkedeki devlet aygıtını ele geçirenlerin, sınırlarda birçok önlem almasını (anlıyorum anlamasına da) her seferinde tepkiyle karşılıyorum.
Bir zamanlar daha sık kullanılan “dünya vatandaşı” diye galiba altı çok iyi doldurulamamış hoş bir anlatım vardı… Yazık ki unutuldu.
Bunda “dünya vatandaşı” olamadan “dünya lideri” oluveren birçok milliyetçi liderin “katkısı” büyük…
* * *
Ciddi bir suratla elindeki pasaportumu dikkatle inceleyen o kadın veya o adam aslında kim? Nasıl bir kişiliği vardır? Nelerden hoşlanır? Zaafları nelerdir?
“Bambaşka şartlarda karşılaşsaydık” acaba onunla arkadaş olabilir miydik?
Şimdi birileri çıkıp “asla kendi ülkenden, ana dilinden biri gibi olmazdı” falan demesin…
Ülkeler, uluslar, diller, dinler sandığınız kadar önemli değil.
Zaten onların hiçbirini biz bilinçli çabayla ve emek vererek seçmedik.
Hepsi tesadüfen belirlendi.
Ve birileri bizi kolay yönetmek için bu tesadüfen sahip olduğumuz özelliklerin “dünyanın en iyileri” olduğuna inanmamızı istedi.
Bu istek insanların büyük çoğunluğuna uydu; çünkü çoğumuz lapacıyız, çaba harcayıp ter dökmeden piyangodan kazandığımız hissine bayılırız.
* * *
Sevdiğim, özelliklerini beğendiğim insanlarla yaşamak istiyorum.
Aynı evde… Aynı apartmanda/sitede… Aynı mahallede… Aynı şehirde… Aynı ülkede…
Sevmediğim, özelliklerini beğenmeyip en fazla varlığına katlandığım insanlarla da yolum ne kadar az kesişirse o kadar iyi…
Tabii sevdiğim ve özelliklerini beğendiğim insanların yanına bir de ilgi alanları, işleri, hobileri aynı ya da yakın olanları eklemek isterim…
Şu anda pasaportuma damgayı vurduktan sonra bana son bir şüpheli bakış fırlatan devlet görevlisi ile belki de aynı müziklerden hoşlanıyor olabiliriz. Bunu hiç öğrenemeyeceğiz.
Arada kafasını uzatıp da “ama huyu suyu ve dili farklıdır” diye karamsarlık saçan okurlara tekrar itiraz edeceğim. Dil o kadar sorun değildir, gerçekten, öğrenirsin...
Örneğin, az önce yanından geçtiğim görevli de benim gibi hayvanları seven, onlarla zaman geçirmekten hoşlanan biriyse, dili olmasa bile, bana milyonlarca Türkten daha yakın görünebilir.
* * *
Dün sabah bu yazıya henüz başlamadan AKM’deki “Türk Telekom Prime Kahve Konserleri” kapsamında Rahmaninov eserlerinden oluşan “romantik çello” dinledim. Piyanoda İngiliz bir kadın vardı.
Bir ara düşündüm de, orada ne Rahmaninov Putin’i, ne piyanist kadın Starmer’i, ne de ben Erdoğan’ı temsil ediyordum. Ama aynı düzlemde buluşuverdik işte…
Acaba günün birinde, bildiğimiz ülkeler yerine, dünyaya ve hayata birbirine yakın tarzda bakan insanların bir arada olabileceği topluluklar oluşabilir mi, ne dersiniz?
Bir ara (2015’te) genç Çek siyasetçi Vit Jedlicka, Hırvatistan-Sırbistan sınırındaki 7 kilometrekarelik arazide “Özgür Liberland Cumhuriyeti” diye yeni bir ülke kurma girişimi başlatmıştı. Ne oldu o?
Umarım sonu beni çok etkileyen “Rose Adası’nın İnanılmaz Hikâyesi” gibi olmaz.
Rose Adası'nın İnanılmaz Hikâyesi filmi Netflix'te izlenebilir
