menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Köroğlu emzikleri: Ordu’dan Türkiye’ye Anadolu girişimciliğinin sessiz tarihi

19 0
22.03.2026

Karadeniz’in incisi Ordu’da doğan ve tüm Türkiye’ye yayılan, kaç neslin dudaklarında bir çocukluk hatırası olarak iz bırakan Köroğlu Emziği’nin hikâyesi; yerelden ulusala uzanan bu başarı hikayesi aynı zamanda Anadolu yalnızlığının ve imkansızlıkların bir markayı dünya sahnesine taşıyamayışının da hüzünlü bir anlatısı. Anadolu girişimciliğinin hem gururu hem de sitemidir bu hikâye.

Binlerce yıl önce Mısır'da bebekleri sakinleştirmek için içi balla doldurulmuş kilden küçük figürler kullanılıyordu. Bu figürlerin günümüzde kullanılan emzik ve biberonların da atası oldukları kabul ediliyor. 1901 yılında Alman mucit Wilhelm Meinecke’nin modern emziğinin atası kabul edilen tasarımını, 1949 yılında ortodontist Wilhelm Balters ve diş hekimi Adolf Müller ilk doğal ve çene yapısına uyumlu emziği üreterek tüm dünyada yaygınlaştırıyor.

Celal Köroğlu, 17 Mart 1940’ta Ordu’nun Yakuşdibi Köyü’nde, eşraftan Köroğlu Mustafa ile Zekiye Hanım’ın evladı olarak dünyaya gözlerini açtı. Dört kardeşler;  Şükriye, Cemil ve Mesut. Daha çocuk yaşlarda kendini belli eden zekası, merak ve el becerisi; onun sıradan bir hayat sürmeyeceğini, ileride yaşadığı kente “ilkler” armağan edeceği aile arasında hissediliyor.

1960’larda, ithal bir emziğin bile zor bulunduğu yıllarda, Ordu’da küçük bir atölyede bambaşka bir şey oluyordu. Ordu gibi bir şehirde kalıp tasarlayıp üretmek, başlı başına bir kırılmaydı. Celal Köroğlu, “Köroğlu Emzikleri” kalıplarını ve makinelerini kendi tasarladı ve İstanbul’da imal ettirdi. Türkiye’nin ilk çıngıraklı, Anadolu deyimiyle “oyuncaklı” emziklerini üretti. Ayrıca markasının logosunu kendi çizdi. Logo tasarımı, ambalaj, ürün kimliği… Tüm bunların hepsini Celal Köroğlu’nun düşünmesi, Anadolu’daki girişimcinin sadece üretici değil aynı zamanda “marka kurucu” olduğunu gösteriyor. Markanın yüzü olarak kutuda gördüğümüz bebek ise Celal Bey’in kızı Selma Köroğlu. Bir baba şefkatiyle bir sanayi hamlesini aynı potada eriten bu başlangıç, aslında büyük bir hikâyenin başlangıcı.

 

İlk başta Ordu’nun sokaklarında, sonra Karadeniz’in kıyılarında yankı bulan bu küçük mucize, kısa sürede tüm ülkeye yayılıyor. Köroğlu Emzikleri, bugün hâlâ zamana direnen Karadeniz yeşili bir otomobilin bagajında, kasabadan kasabaya, şehirden şehre taşınarak Anadolu’nun dört bir yanına ulaşıyor.

Talep büyüdükçe, bu yükselişi daha ileriye taşımak için Celal Bey İstanbul Karaköy’de, Perşembe Pazarı’nda bir atölye açmaya niyetleniyor. Ancak piyasanın sert dengeleri, bu Anadolu hikâyesine geçit vermiyor. Ham maddeyi ve sermayeyi kontrol eden güçler, yükselen bu yerli girişimi bir tehdit olarak algılıyor ve Celal Köroğlu başladığı yere, Ordu’ya dönmek zorunda kalıyor. Bu, Anadolu’dan çıkan bir markanın İstanbul’a açılma çabası ve sistem tarafından geri itilmesi hikâyesi. Türkiye sanayi tarihinin tekrar eden tekelci ve ezberci pratiğine bir örnek. Bu dönüş, bir vazgeçiş olmamış; dönemin ve kaderin ona çizdiği dar bir çemberde yeniden yürümeye devam etmiş Celal Bey.

 

 

 

Yıllar boyunca atölyesinde üretmeye devam ediyor. Yeni makineler tasarlıyor, emeğiyle kurduğu düzeni ayakta tutmayı başarıyor. 1980 sonrası değişen ekonomik dengeler, ithalatın serbestleşmesi ve piyasaya giren yeni markalar, bu yerli girişimi zorlamaya başlıyor ama yine de Köroğlu Emzikleri, 1992’ye dek direniyor. Ardından plastik ve kazan sanayine yöneliyor; orada da derin izler bırakıyor, ödüller alıyor, patentler kazanıyor. Bu süreçte 16 ülkeye incelemelerde bulunmak üzere ziyaretler gerçekleştiriyor. Bu arada Celal Bey, çocukluk yaşlarından beri fotoğrafçılığa da ilgisi ve merakı olan birisi. Ordu’nun en eski fotoğrafçılarından Mehmet Balkan (Foto Balkan), hem çok yakın arkadaşı hem de birlikte fotoğraf çektiği profesyonel bir fotoğrafçı. Avrupa gezilerinde çektiği fotoğrafların diyaları, tasnifli bir şekilde ailesi tarafından koruma altında.

Zaman, her hikâyede olduğu gibi burada da izlerini bırakıyor. 2010’ların sonuna doğru Celal Bey’in sağlığı zayıflıyor. Görüşmeye, Celal Bey’in evine gittiğimde; hikâyeyi sevgili eşi Pakize Köroğlu (Yakuşdibi Köyü’nün ilk kadın öğretmeni) ve kızlarından dinledim. Celal Bey hayatta, ancak hikâyesini anlatabilecek durumda değil. Keşke daha önce karşılaşabilseydik ya da hikâyesi kent tarihimiz için kayıt altına alınabilseydi. Fakat geride bıraktığı ilham verici hikâye hâlâ dimdik ayakta: yazılmayı, anlatılmayı ve hatırlanmayı bekliyor.

Bu hikâye yalnızca bir emzik markasının öyküsü değildir. Bu hikâye; Anadolu’da üretmenin, merkeze karşı ayakta kalmanın ve belki de erken kaybedilmiş bir sanayi hamlesinin hikâyesidir.

 


© T24