menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Silinen fes, kalan iz: Halil Paşa’nın hikâyesi

19 0
17.03.2026

Sanat tarihi derslerinde gördüğüm asker kuşağı ressamlarına ne öğrencilik dönemimde ne de sonraki yıllarda hiç ilgi duymadım. Bunun başlıca nedenlerinden biri, Batılı resim anlayışının ilk örnekleri sayılan peyzaj ve natürmortların çoğunlukla fotoğraflardan ya da taş baskı resimlerden kopyalanmış olmasıydı. Bir diğer neden ise devlet ya da bazı özel koleksiyonlarda bu eserlere yeterince önem verilmemesinden kaynaklanan konservasyon eksiklikleri ve başarısız restorasyon müdahaleleri sonucunda ortaya çıkan estetik kayıplardı.

Asker kuşağı ressamlarını nasıl bilirsiniz?

Sanat tarihine Asker Ressamlar olarak geçen bu kuşak Osmanlı’nın son dönemindeki Batılılaşma hareketleri doğrultusunda Mühendishane-i Berrî-i Hümâyun (İTÜ) ve Mekteb-i Harbiye gibi askeri ve mühendislik okullarından yetişiyorlardı.

Bu kurumlarda, teknik resim, haritacılık ve topografya eğitimi alan öğrencilerden yetenekli olanlar, resim eğitimi için yurt dışına gönderiliyor, çoğu nüfuzlu ailelere mensup bu isimler, döndüklerinde Batılı anlayışın ilk temsilcileri olarak yine aynı okullarda dersler veriyordu.

Figür sorunu ve silinen izler

Dönemin dini hassasiyetleri ve sanatçıların anatomi eğitimindeki eksiklikleri nedeniyle figürlü kompozisyon denemeleri olsa da bunların çoğu başarılı bulunmaz. 

Yıllar önce Sabancı Müzesi’nde üçüncü kuşak asker ressamlardan Halil Paşa’nın portrelerini gördüğümde şaşırmakla birlikte üzerinde çok düşünmemiştim. Çünkü Osman Hamdi, Şeker Ahmed ve Hoca Ali Rıza gibi Türk resminin öncü sanatçılarından biri de oydu ve uluslararası başarı kazanan ilk Türk sanatçı olarak tarihe geçmişti.

Bu nedenle  Halil Paşa’yı ayrı bir yere konumlandırsam da Pera Müzesi’ndeki Suyun Kıyısında: Halil Paşa’nın Yaşamı ve Sanatı başlıklı sergiye giderken biraz önyargılıydım. Daha önce figüratif eserlerini ve portre çalışmalarını görmüş olmama rağmen, bu kapsamlı sergi sanatçıya ve döneme ilişkin bilmediklerimin bildiklerimden çok daha fazla olduğunu gösterdi.

Özellikle sergi kataloğu, sanatçının yaşadığı döneme açılan bir keşif yolculuğu gibiydi. Hafta sonumu, döneme ışık tutan söyleşiler, anılar ve belgelerle dolu bu kapsamlı yayını okumaya ayırdım.

Aile albümündeki Halil Paşa

Özlem İnay Erten’in küratörlüğünde farklı koleksiyonlardan bir araya getirilen eserler, aile albümünden fotoğraflar, sanatçının torunları Sözel ailesinin arşivindeki mektuplar, el yazmaları ve belgelerle birlikte dönemin görsel ve duygusal atmosferini yeniden kuruyor. Bu katmanlı anlatı, izleyiciyi Halil Paşa’nın düşünce dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor.

Halil Paşa’nın sanat pratiği, İmparatorluk’un son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan dönüşümün izlerini taşır. Bu dönüşüm, sanatçının otoportresindeki fesini silmesiyle somut bir sembole dönüşür. Geçmişin silinen izleri, sadece tablosundaki fesi çevreleyen boşlukta değil, toplumsal baskılar nedeniyle yöneldiği manzara resimlerinin geri planında da hissedilir. Osmanlı’da kimliğin ve aidiyetin simgesi olan fesi Cumhuriyet döneminde resminden kazıması, yeni bir kültürel kimliğin kabulüne işaret ederken, tuvalde kalan silinme izi, dönüşümün kaçınılmazlığını görünür kılar.

Halil Paşa’nın fesli ve fessiz portresi

Halil Paşa’nın “Doğu ile Batı arasında bir köprü" ya da "kuşaklar arası bir geçiş figürü" gibi şablonlarla tanımlamak indirgemeci bir yaklaşım olur. Onu bir devrin kapanışına tanıklık eden, ancak aynı zamanda yeni Cumhuriyet’in izlerini taşıyan görsel bir hafıza olarak okumak çok daha anlamlıdır.

İlk kadın ressamlardan Müfide Kadri’ye verdiği resim derslerinden ve “Ressam kız ve atölyesi” resmindeki kadın imgesinden dönemin sanat ortamına göre ilerici bir yaklaşım sergilediği söylenebilir.

Halil Paşa’nın sanat pratiği yalnızca estetik tercihlerle değil, dönemin politik ve toplumsal baskılarıyla da şekillenmiştir. Sanatçı bu zorlukları şu sözlerle anlatır:

“…o zamanlar resim yapmak Avrupa ile velevki sanat adına olsun muhabere etmek günah ve yasak idi. Resim yapmak yüzünden çok tehlikeler atlattım. Bir defa bir eşek üzerinde fakir bir bağcıyı tasvir eden ve Beyoğlu’nda mobilyacı Rosenthal’in mağazasında teşhir olunan tablomun jurnal edilmesi yüzünden az kalsın sürgün edilecektim. Fakat bereket versin, saraya bu tablo dışında başka bir tablonun gönderilmesi yüzünden kurtuldum…”

Bu yaklaşım yalnızca toplumsal baskılarla değil, devletin sanata bakışıyla da bağlantılıydı. Dönemin padişahı Abdülhamid II’in Halil Paşa’nın resimleri için söylediği şu sözler, sanatçıların nasıl bir denetim altında çalıştığını gösterir:

“Biz bunları Avrupa’ya memleketimizdeki kılıksız heriflerin resimlerini yapsın diye mi gönderiyoruz? Bir daha üstü başı düzgün adam resimleri yapsın. Avrupalılara karşı fena taraflarımızı göstermeyelim”

Paris yılları ve uluslararası başarı

Halil Paşa, Mühendishane-i Berrî-i Hümâyun’dan mezun olduğu 1872 yılını sanat hayatının asıl başlangıcı olarak kabul eder. Bu dönemde özellikle Sultan Abdülaziz tarafından Osmanlı zaferlerini resmetmekle görevlendirilen Polonyalı ressam Stanisław Chlebowski’den derinlemesine etkilenir.

Sanatçının Paris’te eğitim almak için gidişini ise Adolphe Thalasso şöyle açıklar:

“Sanatçının memleketinde o dönem resim ölü bir harf gibiydi”

1879 yılında gittiği Paris’te Ecole des Beaux-Arts’ta eğitim almaya başlayan sanatçı, Paris’e gidişinin ikinci yılından itibaren her yıl düzenlenen Paris salon sergilerine düzenli olarak katılır.

1889 yılında ise uluslararası başarıya imza atmış ilk Türk ressam olarak tarihe geçer. Paris Evrensel Sergisi’nde Madam X portresiyle bronz madalya alır. Şu an Pera Müzesi’ndeki sergide sadece replikası yer alan bu tablo Sakıp Sabancı Müzesi koleksiyonu’na aittir.

Madam X portresi

Paris’te aldığı akademik sanat eğitimi sırasında empresyonizmin en popüler olduğu dönemde hocası Jean-Leon Gerome’un akademik sanat anlayışına bağlı kalan Halil Paşa’nın sanat tarihindeki yerini, Asker Ressamlar kuşağından ayrı bir düzlemde değerlendirmek gerekir. Her ne kadar Türk resminde ışık ve renk kullanımıyla öne çıksa da kazandığı uluslararası başarıların temelinde akademik anlayışta figür ve portre çalışmaları yatar.

Dönemin sosyo-kültürel koşulları nedeniyle yöneldiği manzara resimlerinde çağdaşlarından keskin bir biçimde ayrılan sanatçı, fotoğraf veya baskılardan kopyalamak yerine doğrudan açık havada, canlı etütler yaparak çalışmıştır. Bu yöntemle portrelerindeki koyu tonlar yerini doğanın parlak renklerine bırakmıştır. Her ne kadar ışık kullanımı nedeniyle 'izlenimci' olarak anılsa da hayatının sonuna dek akademik desen disiplinine sadık kalarak İzlenimcilerle arasına bir mesafe koymuştur.

Bretonya günlüğü

Serginin en dikkat çekici bölümlerinden biri, Fransız ressam Julien Thibaudeaunun Halil Paşa ile birlikte Bretonya’ya yaptıkları seyahati belgeleyen resimli günlüğüydü.

Sözel ailesinin arşivinde korunan bu günlük sayesinde, sanatçının 1887 Ağustos’undan 1888 Ocak ayına kadar süren yolculukta açık hava resim pratiğini nasıl geliştirdiğini görmek mümkün oluyor.

Koruma ve restorasyon sorunu

Sergi bir sanatçı portresine odaklanırken Türkiye’de sanat eserlerinin korunmasına dair daha geniş bir soruna da işaret ediyor.

Halil Paşa’nın farklı koleksiyonlardan bir araya getirilen tabloları incelendiğinde bazı eserlerdeki aşırı parlamalar ve üst üste binmiş boya katmanları hatalı restorasyon müdahalelerini açıkça ortaya koyuyor.

Sakıp Sabancı Müzesi’nin konservasyon birimine sahip olması koleksiyonundaki eserlerin korunması açısından önemli bir avantaj. Ancak farklı koleksiyonlarda bulunan tabloların ne kadarının benzer bir uzmanlıkla korunduğu belirsiz.

Peki bir koleksiyoner eseri istediği gibi restore ettirebilir mi?

Türkiye’de Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre bir koleksiyoner eserin fiziksel sahibi olsa bile eserin manevi hakları sanatçıya ya da mirasçılarına aittir. Bu kapsamda sanatçı, eserinin karakterini değiştiren ya da onu tahrif eden müdahalelere itiraz etme hakkına sahiptir.

Kanunda bu durum şu şekilde ifade edilir:

Eser sahibi kayıtsız ve şartsız olarak yazılı izin vermiş olsa bile şeref ve itibarını zedeleyen veya eserin mahiyet ve hususiyetlerini bozan her türlü değiştirilmeleri menedebilir.

Halil Paşa sergisi, aynı zamanda Türkiye’de sanat eserlerinin korunması, restorasyon standartları ve koleksiyon sorumluluğu üzerine yeniden düşünmemiz gerektiğini de hatırlatıyor.


© T24