menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye Başsavcılığı modeli: Artık ağırlık Adalet Bakanlığı’nda

17 0
11.02.2026

Diğer

11 Şubat 2026

Geçmişte de eleştirilecek bin bir yönü bulunan ve ağır biçimde de eleştirilen yargı ve emniyet pratikleri Türkiye’nin siyasal rejiminde özel bir yere sahiptir.

Elbette bütün ülkelerde yargı ve güvenlik başlı başına bir öneme sahip ama Türkiye’de aynı zamanda neredeyse bütün iktidarlardan tarafından araçsallaştırıldıkları için önemi bambaşkadır.

Cezasızlık pratikleri, uluslararası kararları uygulama direnci, 28 Şubat gibi kritik dönemlerde rejime sıkı sıkıya eklemlenmesi, işkence ve kötü muamele ile mücadeledeki negatif tavrı… Bütün bunlar eskiden bu yana eleştirildi, eleştiriliyor.

Ancak eleştirdiğimiz o eski düzende bile, en azından seçimlere gölge düşmemesi için Adalet, İçişleri ve Ulaştırma bakanları görevlerinden ayrılıyor, seçimden üç ay önce yerlerine bağımsız bakanlar atanıyordu. Zira bakanların seçimlere etki edebilmesi muhtemeldi.

Seçim kurulları, iletişim olanakları, serbest miting yapılabilmesine olanak sağlama, tamamı bu bakanlıklarla yakından ilgiliydi ve elbette bugün de öyle…

* * *

Önce OHAL dönemi ardından da başkanlık sistemiyle, Türkiye, özgürlük-güvenlik dengesi konusundaki tercihini net biçimde kullandı. Ankara’nın AB’yi tamamen mazide bırakması, AB’nin de artık Türkiye’de olan bitene bütünüyle kayıtsız kalması, göçmenleri Avrupa’ya göndermediği sürece ne olup bittiğiyle ilgilenmemesi, buna ek olarak yine aynı nedenlerle Türkiye’yi kızdırmak da istememesi, bu konseptin yavaş yavaş yerleşik bir biçim almasına yol açtı.

Gülen cemaatinin yargıda etkin olduğu dönemde, İstanbul Başsavcılığı’nın neredeyse Türkiye Başsavcılığı gibi davrandığını, başta firari savcı Zekeriya Öz olmak üzere, bazı savcıların ve mahkemelerin uygulamada özel yetkilerle donatıldığını, bu isimlerin ve mahkemelerin etrafında bir koruma zırhı oluşturulduğunu görmüş, yaşamıştık.

OHAL döneminden hemen önce ve sonra da buna benzer örnekleri gördük.

* * *

Ancak Akın Gürlek’in İstanbul Başsavcılığı’na atanmasıyla bambaşka bir dönem başladı. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere iktidar kanadındaki bazı isimlerin pasif bulduğu İstanbul Başsavcılığı, ardı ardına CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkındaki dosyaları açtı.

Öncesinde bu konunun çok tartışıldığı, iktidarın savcıların harekete geçmesini beklediği ancak bu adımların atılmadığı iddiaları da Ankara’da sürekli konuşuluyordu.

Gürlek ise zaten mahkeme başkanlığı, hakimlik sürecinde ortaya koyduğu “şahin” çizgisini, başsavcılığı döneminde de sürdürdü.

Türkiye gündemine damga vuran soruşturmaların neredeyse tamamını başlattı. Bugün hala İstanbul Başsavcılığı’nın hazırladığı iddianameler, gündemin en önemli başlığı…

* * *

Ve bir de bakanlıkların güç dengesi var.

Başkanlık sisteminde aslında kabineye yönelik en önemli eleştiri, bakanların neredeyse bürokrat gibi görev yapmaları oldu. Cumhurbaşkanlığı’nın gölgesinde, buradaki kurulların ve karar vericilerin etkisinde kaldıkları, bağımsız hareket edemedikleri, kamuoyunda tanınmadıkları konuşuldu.

Adalet ve İçişleri bakanlıkları ise bu çemberin dışında kaldı. Ancak görevleri birçok alanda kesişen bu iki bakanlık arasındaki güç dengesi de zaman zaman değişti.

Süleyman Soylu’nun bakanlığı döneminde gündem İçişleri Bakanlığı üzerinden belirleniyordu. Emniyetin uygulamaları, operasyonları ve Soylu’nun açıklamaları sürekli gündemdeydi. Adalet Bakanlığı ise o dönem daha çok yargıdaki kutuplaşma, güç savaşları ile uğraşmak zorunda kaldı.

Bu tablo Soylu gittikten sonra değişti. Ancak bu kez bakanlıklar arasında denge sağlansa da İstanbul Başsavcılığı, merkeze bütünüyle yerleşti. Öyle ki yürüttüğü bazı soruşturmalar, “Yetkiniz yok, Türkiye Başsavcılığı değilsiniz” denilerek eleştirildi.

* * *

Gürlek’in, İstanbul Emniyeti’nin ve İçişleri Bakanlığı’nın kimi uygulamalarından rahatsız olduğu biliniyordu. Birçok soruşturmada bu yüzden jandarma ile........

© T24