menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Barış Akademisyenleri: İhraçlarla ilgili kararların perde arkası ve ihtimaller

10 0
19.03.2026

Hiç bilmeyen birisiyle hukuk devleti ve yargı uygulamaları konusunda sohbet edecek olursanız lafı çok uzatmanıza gerek yok.

Barış Akademisyenleri başta olmak üzere bir bölüm OHAL dönemi ihraçlarının dosyalarını gösterdiğinizde zaten durum net biçimde anlaşılır.

OHAL döneminde, bütünüyle ilgisiz bir biçimde “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriye imza atan akademisyenlerin bir bölümü ihraç edildi.

İhraç listelerini hazırlayan üniversite rektörleri, “Listeler YÖK’ten geliyor” gibi yalanlarla akademisyenlerin üniversiteden atılmalarını sağladı.

Bazı üniversite rektörleri ise cumhuriyet tarihi boyunca örneklerine sıkça rastlanan ve tarihe “ayıp” olarak kaydedilen bu tasfiye girişiminin ortağı olmadı.

Bu nedenle, aynı eylemi yapan bir bölüm akademisyen ihraç edilirken, bir bölümü mesleğini yapmayı sürdürdü.

OHAL kararnameleri için itiraz ve yargı yolunun açılmasının ardından bu garipliğin düzeltilebileceği düşünülüyordu. Öyle olmadı. Yargı, yaşananları daha da garip bir hale getirdi.

Anayasa Mahkemesi’nin, “Bildiriye imza atmak suç değildir” kararının ardından ceza davaları düştü ancak ihraç kararları için iyiden iyiye garipleşen bir süreç yaşanmaya başlandı.

İhraç akademisyenlerin bir bölümü için “işe iade” kararı verilirken, bir bölümünün davaları geri çevrildi.
Üzerinden 10 yıl geçmiş olmasına rağmen birçok dosya halen rafta bekliyor.

Aynı eylemi yapan akademisyenlerin bir bölümü hiç ihraç edilmedi, bir bölümü mesleğe döndü, bir bölümünün talebi reddedildi, bir bölümü karar bekliyor.

İhraç kararlarının temyiz incelemesiyle sorumlu Danıştay 5. Daire, geçen yaz verdiği kararda, Anayasa Mahkemesi kararının bağlayıcı olduğunu belirterek, bir akademisyenin göreve iadesi kararını yerinde bulmuştu.

Aynı Daire, birkaç ay önce bu kez başka bir akademisyenin dosyasında AYM’nin bireysel başvuru kararlarının uygulanmasının zorunlu olmadığı gibi çok tartışılacak bir karar aldı.

“Aynı Daire, bu kadar kısa aralıklarla nasıl bu kararları verebiliyor?” tartışması başladı.

Daire, bunun üzerine, örneğine nadir rastlanan bir uygulamayla, geniş heyetle, beş yerine sekiz üyeyle toplanarak, AYM kararlarının uygulanmasının devlete sadakat yükümlülüğüne aykırı olduğuna hükmetti. Bildiriye imza atan akademisyenlerin görevlerine iade edilmesi gerektiğini kararlaştırdı. Dairenin “geniş heyetle” verdiği karar, kendisini bağlaması açısından önemli.

Karar aynı zamanda “iltisak” kavramıyla, “devlete sadakat yükümlülüğü” başlıklarını birbirinden ayırması açısından da önemli. Kararda, AYM kararlarına uyulmamasının da devlete sadakat yükümlülüğüne aykırı olduğu ancak bir örgütle iltisaklı olmak anlamını taşımadığı vurgulanıyor. Bu vurgu bile tek başına anlamlı.

Geniş heyetle böyle bir karar verilmesi zorunluluğunun doğması, bu kadar kritik dosyalara bakan bir dairede, benzer dosyalar için ortak bir tutum oluşturulamadığını gösteriyor. Dairenin bundan sonra izleyeceği yolun netleşmesi için bu yöntemin belirlendiği anlaşılıyor.

Ancak asıl mesele bu daireyle de bitmiyor.

Danıştay’ın en üst karar organı Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, henüz herhangi bir dosyada karar vermiş değil.

Böyle bir dosyanın gelmesi halinde asıl bağlayıcı olan kararı bu kurul verecek.
Bu kurulun AYM kararları konusunda nasıl bir değerlendirme yapacağı belirleyici olacak.

Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin Can Atalay’ın vekilliğinin düşürülmesine yol açan, AYM’nin yetki gaspı yaptığı, kararlarına uyulmasının zorunlu olmadığına yönelik kararından sonra Yargıtay’ın üst karar organlarından farklı bir değerlendirme gelmedi.

Buraya yansıyan dosya da olmadı ancak 3. Ceza Dairesi’nin kararının nasıl bir örnek oluşturduğunu anlamak için Danıştay 5. Daire’nin tartışılan kararına bakmak yeterli.

Ve nihai olarak da bu dosyaların bir bölümü yeniden Anayasa Mahkemesi önüne geldiğinde yapılacak değerlendirme önem taşıyor.

Yargıtay’a kendisini dinletemeyen AYM, Danıştay’daki bu dosyalar için nasıl bir tutum alacak, kararları tartışılmaksızın uygulanacak mı, göreceğiz.

Ancak bütün bu tartışmalar içinde, çok doğalmış gibi ele alınan başka konular da var. Göreve iade edilen Barış Akademisyenleri’nin durumu sadece bildiriye imza atmak üzerinden değerlendiriliyor.

İade talebi geri çevrilenlerin, bildiriye imza atmak dışındaki eylemlerinin belirleyici olduğu, bunların “iltisak” kavramı içinde değerlendirildiği yorumu yapılıyor.

Nedir bu eylemler?

Basın açıklamasına katılmak, dernek üyeliği, sosyal medya paylaşımları…

Düşünün, “devlete sadakat yükümlülüğü” ve “örgütsel bağlantı” gibi ağır ağır kavramların içleri tamamen demokratik, barışçıl eylemlerle dolduruluyor.

OHAL döneminde kapatılan bir derneğe daha önce üyeyseniz misal, örgütle de iltisaklı sayılıyorsunuz.
O dernekle ilgili olarak, o güne kadar tek işlem yapılmamış, tek bir suçlamada bulunulmamış, bunun bir önemi yok.

Hatta daha önce bakanlıklarla ortak proje yürüten derneklere üyelik bile bu kapsama alınabiliyor.
Basın açıklaması, sosyal medya mesajı gibi demokratik eylemler suç sayılıyor. İnsanların hayatları, bu kavramlar üzerinden karartılıyor.

Ve bu kısmın da doğal karşılanması bekleniyor.

Danıştay 5. Daire’nin kararı da bu yönde. Geniş heyetle verilen kararda da tek başına bildiri imzalamanın ihracı gerektirmediği, iltisak için farklı eylemlere de bakılması gerektiği söyleniyor.

Haklıymış gibi, hukukiymiş gibi…

Sadece Barış Akademisyenleri değil, farklı ihraç dosyalarında da böyle bir tablo var.

Devletin denetim yükümlülüğünü yerine getirmeyenlere, 15 Temmuz darbe girişimini gerçekleştiren yapıyla içli dışlı olanlara, bu yapıya yol verenlere tek bir söz yok.

Buna karşılık basit bir dernek üyeliği, üç beş açıklama “iltisak” kabul ediliyor.

Böyle bir hukuki standart olur mu?

Üstelik herkes bu hakikaten de farkında.

Bu yetmiyor gibi, meslektaşımız Yıldız Yazıcıoğlu’nun geçtiğimiz gün yaptığı bir haberden anlıyoruz ki

AKP kulislerinde AYM’nin bireysel başvurularla ilgili yetkilerinin kısıtlandırılması hedefleniyor.
Tartışmaları sonlandırmak için bulunan yöntem bu…

Oysa tablo bize açık biçimde ihraçlarla ilgili bir düzenleme yapılarak bu çelişkili uygulamalara son verilmesi gerektiğini gösteriyor.

O düzenlemenin hukuki ve demokratik standartlara uygun olması da zorunlu.

Hiçbir suçu olmayan insanlar 10 yıldır ağır suçlamalara maruz kalıyor, insanların hayatları ellerinden alınıyor.

Devlete sadakat yükümlülüğünden söz ediyorsak, önce gerçeğe sadakatle bağlı kalmak gerekiyor.

Hakikati eğip bükerek, yol ve yordam inşa ederek gelinen nokta ortada.

Bir ülkeyi sevmek, önce hakkaniyetli davranmaktan başlıyor.


© T24