menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ak cadılar, şifacılar, hekim kadınlar

15 0
08.03.2026

Hikâyeler ne tam gerçektir ne de yalan, yarı gerçektir; iyi anlatılmış yalanlar ve bulanık anılardan oluşur.
Acı Çikolata, Laura Esquivel

Kadınların şimdi bu coğrafyada ve dünyanın bize fiziksel olarak çok yakın ama görünmez, duyulmaz kılınmış kuytu köşelerinde yaşadıkları öyle ürpertici, erkek şiddeti öyle alçakça ki, tüm zamanların en korkuncunu bizim yaşadığımızı zannediyoruz.
Felaketler böyledir, tüm hikâyeyi tuzla buz edip insanı geçmişinden ve gelecek düşlerinden koparır.
İnsanlık hikâyesinin anlatıcısı ile zulmeden aynı olsa da tam da şimdi, bulabildiğimiz notlardan, yazılı metinlerden, kadınların varoluş mücadelesinin tarihini okumak ve anlamak zamanı.
Ben, kadınların varoluş mücadelesini “viral bir yolculuk” diye tarif ediyorum.
Zira virüslerin evrimsel yolculuğu, Homeros’un Odysseus’unun yolculuğu gibi epik bir yolculuktur.
Bir eve dönüş, sabır ve direniş yolculuğudur.

Kadınlar, on bin yıllık insanlık tarihinin en az iki bin yılında “cadı avları” ile yakıldı.
Özellikle yetenekli olanlar, Orta Çağ’dan sonra da yakılmaya devam edildi.
Erken modern dönem Avrupa’sı ve Amerika’da, şifacı oldukları için cadılık suçlamasıyla yakılarak öldürülen kadın sayısının 1 milyon ya da fazlası olabileceği kabul ediliyor.

Hekimliğin profesyonel bir meslek olarak tanımlanmasına değin, şifacılık hurafe ya da bilim karşıtlığı olarak değil, yoksula, kadına, çocuğa yardım, dayanışma olarak kadınlar tarafından sürdürülüyordu.
Hekimlik profesyonel bir meslek olarak tanımlanır tanımlanmaz da din, devlet ve adalet iş birliğiyle erkeklerin egemenliğine verildi.

“Tıbba tümüyle hâkim olmak, kimin yaşayacağını, kimin öleceğini, kimin doğurgan, kimin kısır olduğunu, kimin deli, kimin akıllı olduğunu belirleme gücü anlamına geliyordu.”

Yüzlerce yıl biriktirdiği, geliştirdiği bilgiyi elden ele aktaran, yoksula, kadına, çocuğa yardım eden şifacılar, ak cadılar, otacılar yakıldı.
Birikmiş tüm bilgi de onlarla yakıldı.
Kim bilir hangi kilitleri açan, hangi gizemleri açığa çıkaran buluşlar ve bilgilerdi.
Aslında yüzlerce yıllık birikim yakılarak insanlar sağlıkta cehalete sürüklendi.

Tıp disiplininde sonraki zamanlarda da daha yetenekli olanı ötekileştirerek itibarlı ve kazançlı olanın erkekte kalmasını sağlayan erkek hegemonyası böylece kuruldu.
Cadı mahkemeleri dini, din cadı mahkemelerini besliyor, erkek hekimlerin önü açılıyordu.

İlginç olan ise şuydu; halk arasında “bilge kadın”, “hekim kadın” olarak adlandırılan bu kadınlar “kötü büyü yapmak” ya da “zarar” vermekle suçlanılmıyor, doğrudan doğruya “şifacılıkla” ya da “ak cadılıkla” suçlanıp savunmasız bırakılarak yakılıyorlardı.
Halkın doktorları olarak itibar gören bu kadınların suçları, şifacılığa cüret etmeleriydi.

“Halk onlara bilge kadın, otoriteler ise cadı ya da şarlatan dedi. Tıp, kadınlık mirasımızın, tarihimizin ve doğuştan getirdiğimiz hakların bir parçasıdır.”

Erkek hekimler, zenginlere, aristokratlara, siyasete hizmet ediyordu.
Halk da şifacılarından olmuştu.
Aslında henüz anestezinin, hijyen ve asepsinin bulunmadığı ya da kurumsallaşmadığı o dönemlerde, insan sağlığına cadı diye yaktıkları ak cadılardan çok daha fazla zarar veriyorlardı.
Ameliyathanelerde yapılan işlemlerde enfeksiyon, evlerde, mutfak masalarında yapılanlardan daha çok gelişiyor ve öldürüyordu.

Orta Çağ’da ve erken modern dönemde dişi yaşam döngüsü günümüzdekinden çok daha zorluydu.
Ve bu yaşam döngüsünü yalnızca başka dişiler kolaylaştırmaya çalışıyor ve dayanışıyordu.

Gebelerle ve lohusalarla ebeler ilgileniyordu.
Sezaryenin güvenli bir cerrahi işlem olarak kayıtlanması yirminci yüzyıl ortalarındadır.

Ancak ilk başarılı sezaryen doğumların çoğunun, olanaklardan yoksun uzak kırsal bölgelerde çaresizlik anında gerçekleştirildiği anlaşılıyor.
Bu da sezaryenlerin, anne ölüm döşeğinde değilken ve fetüs (anne karnındaki bebek) sıkıntıdayken yani başarısız doğumun daha erken bir aşamasında gerçekleştirilebilmiş olduğu anlamına geliyor.

Fransız bir cerrah olan Jacques Guillimeau'nun 1598'de yayımlanan ve "sezaryen" terimini ortaya koyduğu ebelik üzerine olan kitabında, ölü kadınların karnındaki bebekleri ameliyatla almaktan farklı olan ve yalnızca kesi olan sezaryenden söz edilmişti.

Ama alaylı kadın şifacıların bilgiyi diğer kadınlardan elden ele alıp aktardığı ve şevkle, merakla ve iyice geliştirdikleri doğum alanındaki hâkimiyetlerinin sona ermesi de uzun sürmedi.

Tıp eğitiminin yalnızca erkeklere açık olduğu 1600’lerin başlarıydı.
Güç doğumlarda bebekleri doğum kanalından çekmek için forsepsler kullanıma sokulmuştu. Teknolojik üstünlük ve biyolojik zayıflık gerekçe sayılarak doğum alanı da erkeklerin kontrolüne geçirildi.

Kadınların biyolojik varlığı hep teknoloji ve güç kullanmak konusunda bir engel gibi sunulmuş, çok para ve erk sağlayan tıp disiplinleri kadınlara geçit vermeyen erkek kaleleri hâline getirilirken, kadınlar daha çok bakım ve onarım isteyen, az kazançlı, zahmetli alanlara ya da yardımcı sağlık alanlarına itilmiştir.

“Bizlere boyun eğişimizin biyolojik yazgımız olduğu söylenir… Bir diğer mit ise erkeklerin üstün teknolojileri sayesinde galip geldiğidir.”

Orta Çağ’da kadınları kabul eden tek Tıp Okulu, laik bir okul olan Salerno Tıp Okuludur.
Orta Çağ Avrupa’sının en önemli tıp merkezi ve modern tıp eğitiminin öncüsü olarak kabul edilir.

Okulun en devrimci yanlarından biri, kadınlara hem öğrenci hem de hoca olarak kapılarını açmış olmasıdır.
Salerno’nun Kadınları arasında akla hemen gelen Trotula’nın yazdığı eserler yıllarca Tıp Fakültelerinde okutulmuştur.

Türkiye’de Tıp Fakülteleri kadınlara kapılarını 1922 yılında açmış ve Cumhuriyetin ilanı ile birlikte kadınların tıp okuyabilmesi devlet politikası ile desteklenmiştir.
İlk Müslüman kadın doktor olarak tarihe kayıtlanan Safiye Ali, Almanya’da okumuştu.

Tıpta kadının ötekileştirilmesi, tarihî ve kültürel olanı ötekileştirmeden ibaret değildi.
Yollarından yetenekli olanın çekilmesi için kurumlar arası iş birliği bir çıkar çatışmasıydı.

Kadınlar şifacı olduğunda cadı, edepsiz; sağlık talebi olduğunda hassas, evhamlı, kırılgan olarak yaftalandı.
Günümüzde hâlâ dünyadaki ağrıların büyük bölümünü çeken kadınlara, ağrı kesici yerine sedatif veriliyor.

Kadın hekimlik ise yalnızca bir mesleki beceri ve gelişme süreci değil, bir hak arama ve ön yargılarla savaşmak süreci aynı zamanda.

Akademide kadın olmak ise başka bir yazıda anlattıklarımdan alıntıyla;

“Aslında en başından ya da benim dahil olduğum an’dan itibaren de yüksek surlarla çevrelenmiş bir çöl gibiydi. Ortak korkuları, yetenek ve nitelikti.”

Akademi surlarını kurumsal ataerki, siyaset, din ve devletin yükselttiği bir çöl.

Yapılan çalışmalar gösteriyor ki kadınlar sağlık hizmeti verirken yalnızca sağaltım değil, bakım ve onarım süreçlerinde de karşılıklı ilişkiyi sürdürüyor ve hastalıkların tanılanması, iyileşmesi süreçlerinde çok daha başarılı oluyor.

“Kadın olmak sancısını aşabilmek, tıbbın damgalı tarihçesini aşabilmesine, feminist hareketin kadın sağlığı konusundaki eylemliliğine bağlı. Türümüzün geleceği için daha çok kadın hekim, daha çok kadın sağlıkçı olmalı.”

Şifacı kadınlara, kendini onarır gibi onaranlara, beni doğurtan ve adı Esin olsun bunun diyen Seher Ebeye, kadınlığınız kutsansın, kutlansın…

Alıntılar ve kaynak;

Cadılar, Ebeler ve Hemşireler, Kadın Şifacıların Tarihi, Barbara Ehrenreich,Deirdre English, Çev; Gökçen İleri

 https://t24.com.tr/yazarlar/esin-senol/kadin-olmak-sancisi,48935

https://t24.com.tr/yazarlar/esin-senol/akademinin-surlari-hayal-et-leri,51729


© T24