menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

“Bir iki, üç, dört; daha çok Vietnam”

12 0
yesterday

Üniversite yıllarımızda, ABD’nin Vietnam savaşı sürerken, toplantılarda ve yürüyüşlerde yaygın olarak kullanılan bir slogan vardı: “Bir iki, üç, dört; daha çok Vietnam.” Bu sloganı hem Türkiye’de hem yurt dışında sıkça duymuştum.

Slogan, bir dileği dile getiriyordu: Vietnam gibi daha çok ülke ABD empreyalizmine karşı direniş göstersin, emperyalizmin insan kıyımı sona ersin ve askeri olarak yenilsin. Ancak ABD direnebilecek ülkeleri ve hareketleri kıymaya çoktan başlamıştı.

ABD’nin küresel hakimiyet sağlamak ve sloganda ima edilen “domino etkisini” kırmak adına giriştiği kıyımları anlamak için geriye bakalım. Görülecek ki, bugün ABD’nin giriştiği kıyımların tarihçesi var. Konu, hiç de dengesiz Trump ile sınırlı değil.

Truman’dan atom bombasına ve Trump’a

İkinci Dünya savaşı ile başlayalım. ABD ilk nükleer bombayı Temmuz 1945’te patlatır. Savaş Avrupa’da bitmiştir, Almanya ve İtalya yenilmiştir. Japonya’nın da kaybedeceği bellidir. Hatta teslim koşulları bile konuşulur.

Buna karşılık ABD, Japonya’ya atom bombası atmaya karar verir. Dahası, 1945 yılı başından itibaren Tokyo’ya ve diğer şehirlere havadan sürekli ateş bombası atar. 100 Japon şehri ateş bombaları ile yakılır, ölenlerin sayısı yüzbinlerle ifade edilir.

Bilim insanları atom bombasına gerek olmadığını, yüzbinlerce sivil insanın daha öleceğini, daha fazlasının sakat kalacağını ve Japonya’nın bunu bildiği için teslim olacağını söyleyerek karşı çıkarlar.

Ancak ABD hükümeti ve özellikle Başkan Harry Truman kararlıdır. Çünkü ABD küresel hakimiyet kurma peşinde bir güç gösterisi yapmak ister. 6 Ağustos 1945’te  Hiroshima’ya, sonra 9 Ağustosta Nagasaki’ye atom bombası atılır.

Atom bombasının yapılışında önderlik eden Prof. Robert Oppenheimer, büyük ölüm ve yıkım yaratan bu bombalardan 10 gün sonra savaş bakanına "Nükleer silahların yasaklanması gerekir" der. İki ay sonrası için Başkan Truman’dan da randevu alır.

Oppenheimer Truman’a “Japonya’ya atom bombası atıldığı için vicdanen çok rahatsız oldum, nükleer silahların sınırlanması gerekir, böyle devam edemez” der. Ve ekler: “Sayın Başkan, ellerimde kan olduğunu hissediyorum.”

Truman kendisini kovar gibi dışarı davet eder ve sonra başkalarına olayı anlatırken Oppenheimer’a küfürler eder. Bu tavırlar sonrasında Oppenheimer atom bombası yapım projesi olan Manhattan Projesi’nden ayrılır ve üniversiteye geri döner. 

Truman’ın emriyle atılan ilk iki atom bombası, ilk 4 ayda çok büyük çoğunluğu sivil yaklaşık 220 bin insanın (aralarında Koreliler de vardır) ölümüne neden olmuştur. Yüz binlerce kişi de daha sonra yaraları ve sakatlıkları nedeniyle yaşamını yitirmiştir.

Truman’ı daha da ünlendiren “Truman doktrini”dir. Truman, 12 Mart 1947’de kongreyi  (meclis ve senato) ortak toplantıya çağırır. Önce Türkiye ve Yunanistan’ın Sovyetler Birliği’nin komünist tehdidi altında olduğunu anlatır.

Türkiye’nin Sovyetler ile yaşadığı boğazlar konusunu ve Yunanistan’da komünist partinin silahlı güçleriyle iktidarı tehdit etmesini açıklar. Bu iki ülkeden birisi komünizme teslim olursa, domino etkisiyle diğeri de düşecektir. Bu durumda bu iki ülkeye askeri ve ekonomik yardımda bulunacağını söyler. Kongrenin onayını ister.

Daha önemlisi, bir dış politika çerçevesi çizer ve şu açıklamayı yapar: ABD, kendilerini tahakküm altına almak isteyen “içteki ve dıştaki silahlı baskıcı gruplara karşı çıkan özgür toplumlara” destek vermelidir. Bu bir temel politika olmalıdır.

Bu kapsamda daha sonraki tartışmalarda iki önemli konuya dikkat çeker:

1) ABD, komünistlerin yaratmaya çalıştığı domino etkisine mutlak karşı çıkmalı, bu etkiyi önceden bertaraf etmelidir.

2) ABD, gerektiği durumda ekonomik ve askeri gücünü kullanarak ülkelerde “rejim değişikliği” yapabilmelidir.

Bu bağlamda; 1950’de başlayan Kore savaşı, 1953’te İran’da Musaddık’ı devirip Şah'ı iktidara getiren CIA darbesi, 1955 sonunda başlayan Vietnam savaşı, 1961’de Küba’da CIA’nın örgütlediği Domuzlar Körfezi çıkarması, 1965’te Endonezya’da yapılan çok kanlı darbe belirtilebilir. 

Şimdi sanıyorum ABD’nin son dönemde gördüğümüz askeri müdahalelerinin ve yanına İsrail’i de alarak yaptığı kıyımların tarihsel köklerinin olduğu ve birden ortaya çıkmadığı anlaşılmıştır. Konu kesinlikle Trump ile sınırlı değildir.

1) Endonezya’da 1965’te ABD’nin öncülüğü ve desteği ile yapılan darbede 500 bin dolayında insan öldürüldü. Endonezyalı meslektaşın dediği gibi, "bu ülkenin iyi eğitilmiş ilerici kesimi katledildi ve eğitimli insan açığı uzun süre giderilemedi.”

2) Vietnam, 1954’te sömürgeci Fransa’nın ülkeden çekilişi ile ikiye bölünmüştü. Kuzey Vietnam’da komünistler, Güney Vietnam’da sağcı Batı yanlıları hakim idi. Her iki taraf da ülkenin tümüne hakim olmak istiyordu ve aralarında 1955’ten itibaren silahlı çatışmalar başladı.

ABD Güney’e askeri danışmanlar düzeyinde ve ekonomik olarak destek vermeye başladı. Çünkü komünistlerin hakimiyeti domino etkisi yapacak ve bölge düşecekti. Nitekim Kuzey, Sovyetler’den aldığı silah desteği ile, Güney’de etkisini arttırıyordu.

Gelişmeleri iyi görmeyen ABD, 1964 yazından itibaren Kuzey’i ve Güney’deki sempatizanı olan güçleri havadan bombalamaya başladı. Kuzey’e Çin de sınırlı destek veriyordu. Bombalama karada hakimiyet için yetersiz kaldı.

Sonuçta birkaç yüz ABD askeri Mart 1965’te Güney Vietnam’a çıktı. Asker sayısı hızla arttı ama bunlar da yetersiz kaldı ve zayiatlar yükseldi. Bunun üzerine ABD Temmuz 1965’te asker sayısını 200 bine çıkardı.

Bu arada en son Kore savaşında başvurulan zorunlu askerlik (the draft) de başlatıldı. Ancak zorunlu askerlikten kaçanların sayısı da hızla yükseldi.

Bu arada ABD zayiatları da, ABD’de savaş karşıtı gösteriler de yükseldi. 1966 başında Vietnam’daki ABD askeri sayısı 400 bini aştı. 1967 başında sayı 500 bini geçmişti.

Vietnam savaşında anlaşıldı ki, havadan atılan bombalar yetmediği gibi, yabancı bir  ülkede ve iyi bilinmeyen coğrafyada askeri başarı hiç kolay değildir, bedeli çok ağırdır. Nitekim ABD Vietnam’da yenilgiyi kabul etmiş ve 1973’ten itibaren tüm silahlı güçlerini geri çekmiştir.

Vietnam – İran benzerliği/bağlantısı

ABD’nin İsrail ile birlikte İran’ı son bir yıl içinde iki kez ağır biçimde bombaladı. Haziran 2025 ve Şubat-Mart 2026 bombalamalarından sonra şu görüş sıkça dile getirildi:

Bombalama, İran’ı askeri olarak yenmek veya hızla geriletmek için yeterli olmadı, olmayacak. Öyleyse ABD İran’a asker çıkarmalı mıdır? Nasıl bir güç yeterli olur tartışmalarına şu soru da eklendi: İran ABD’nin ikinci Vietnam’ı olur mu?

Vietnam – İran benzerliğini/bağlantısını ilk kuran Başkan Trump’ın en güçlü (eski) destekçilerinden bir kadın, Marjorie Taylor Greene oldu. Kendisi zaten ABD’nin İran harekatına baştan karşıydı. Bu nedenle görevlerinden de ayrıldı.

Ayrıca Trump’tan ve sözcülerinden İran için zorunlu askerlik olmayacak sözünü duymak istedi. Oğullarımızın, kızlarımızın İran’dan tabutla gelmesini istemiyoruz dedi. Trump ve idarecilerinin genç insanların canını para ile satmaya çalıştığını söyledi.

Sonra İranlı bazı yetkililer ABD askerlerini beklediklerini, onları toprağa gömeceklerini ve İran’ın ABD için ikinci Vietnam olacağını söylediler. Bu konuda düşünce üretmek ve yukarıdaki sorulara yanıt vermek için bir muhasebe yapalım.

ABD-İsrail İran’ı önce Haziran 2025’te bombaladı, İran duruşundan vazgeçmedi. Sonra, 2025 sonları, 2026 başlarında görüşmeler yeniden başlamışken, ABD ve yardakçısı İsrail İran’ı büyük bir askeri güçle çevirdi, kuşattı.

Bu kuşatmada uçak gemileri, savaş gemileri, her türlü savaş uçakları yer aldı. Ancak İran yine teslim olmadı. İran, görüşmelerin asıl amacının kendisinin teslim olması için bir tuzak olduğunu sonra açıkladı.

Belli ki İran, aynen Vietnam gibi, kolay teslim olmayacak. Savaşın nereye gideceği büyük ölçüde savaşan tarafların kendi içlerindeki güçlerine bağlı. ABD, saldıran ve İsrail’in oyuncağı olmuş görüntüsü ile bu konuda giderek zayıflıyor.

İran ise hem ekonomik, hem siyasi olarak oldukça zayıflamış iken dışarıdan saldırıya uğrayan bir ülke olarak giderek içeride güç kazanmış görünüyor.

İran’da iktidara seçenek olarak eski İran Şahı'nın oğlu ileri sürülüyor. Bence fazla şansı yok. Babası gibi, ülkeye saldıran, bombalayan ABD’nin ve CIA’nın adamı görüntüsünde. Bu gerçekle ülkeyi yönetemez.

Şahın oğlu ve taraftarları, kendilerini ABD’ye yamamış Güney Vietnamlılar gibi. Şu anda İran’da siyasi gücü elinde tutanlar vatanlarını savunuyor görüntüsünde. Aynen Kuzey Vietnam’ın siyasileri gibi.

Eğer İran ekonomisini bir ölçüde düzeltebilirse, özellikle petrolünü satabilecek kanallar oluşturabilirse, daha rahat nefes alacaktır. Şu anda Hürmüz Boğazını kullanarak bunu yapmaya çalışıyor. Yapabilirse ABD’ye darbe vuracak.

ABD’de ise siyasi ve ekonomik belirsizlik artmış görünüyor. Savaşın bitmesi bu belirsizliği azaltacak. Ancak savaş ve etkileri kolay bitmeyeceğe benziyor.


© T24