Filiz Aygündüz: Fiziksel acılar zamanla dinse de insana yıllarca değersiz hissettiren sözlerin etkisi kolay kolay kaybolmuyor
Gazeteci yazar Filiz Aygündüz'ün Doğan Kitap'tan yayımlanan yeni romanı Nisa, Hayrünnisa'nın çocukluğundan yaşlılığına uzanan hikâyesini; bir kadının toplumun ona biçtiği rollerle mücadelesini ve hayatını yeniden kurma çabasını anlatıyor. Kapıcı dairesinde büyüyen, yoksulluğunu ve utancını saklamaya çalışan, ama gözlem gücü ve hayata uyum yeteneğiyle kendine yeni kapılar açan bir kadının izini sürüyoruz.
Gazeteciliğe Duygu Asena’nın yanında başlayan, yıllar sonra aldığı psikoloji eğitimiyle insan hikâyelerine başka bir pencereden bakmaya devam eden Aygündüz’le söyleşimizde, Duygu Asena’nın “Özgürsünüz. Gücünüzü bilin” sözünü de hatırlayarak, kadınların hayatında önemli izler bırakan baskıları, psikolojik şiddeti, aileyi ve dayanışmayı konuştuk…
Fotoğraf: Ozan Güzelce
- Otuz beş yıldır insan hikâyeleri dinliyor, izliyor ve yazıyorsunuz. İnsanlar yıllar içinde değişti mi, yoksa yalnızca dertlerinin biçimi mi değişti? Ne dersiniz?
Gazeteciliğe Duygu Asena’nın yanında başladım. O dönemden bugüne kadınlar özelinde birçok şey değişti. Hem kendileri hem dertlerinin biçimi. Ama öz aynı. Kadın yine dayak yiyor, özgür olma çabası gösteriyor, ayakta durmaya, cam tavanları kırmaya çalışıyor. Elbette feminist mücadeleyle önemli adımlar atıldı. Çok sayıda kadın bu sayede bireyin ve toplumun dayattığı baskılardan kurtuldu. Fakat bu öyle köklü bir baskı ki, tam anlamıyla kökünü kazımak için daha alınacak çok yol var.
- Bu süreçte erkeklerde bir değişim olmadı mı?
Erkeklerin çok fazla değiştiği konusunda emin değilim Ebru. Kadını küçümseyen, ona nefes aldırmayan erkeklik kodları kuşaklar arası aktarımla sürüyor. Zincirin koptuğu yerlerde başkalaşım yaşayan erkekler de yok değil. Kötümser olmamak lazım. Yıllarla birlikte insanlar zihinsel olarak da evriliyor. Bu duruma güvenmek lazım. Ve Duygu Asena’nın mottosundan kadınlar olarak ayrılmamak: “Özgürsünüz. Gücünüzü bilin.”
- Aslında sizde de o gücü görenlerdenim. Çalışırken, tekrar eğitim hayatına döndünüz ve psikoloji eğitimi aldınız. Hatta psikolojik roman bile yazdınız. Hayran kaldım. Merak ediyorum, psikoloji eğitimi aldıktan sonra insanlara bakışınız değişti mi?
Psikoloji yüksek lisansı yapmak bir yazarlık ihtiyacından doğdu. Roman insanı uzun soluklu yazarak anlatma sanatı. İnsanı iyi anlatabilmek için anlamak lazım. Anlamak için de insan psikolojisini bilmek gerekiyor. O bilimsel bilgi sizin insana dair içsel bilgilerinizle birleşince daha sağlam karakterler çıkıyor ortaya.
- Peki yazarın bilmesi gerekenler ile bir terapistin görmeye çalıştıkları arasında nasıl bir ilişki var?
Psikologluk çok değerli bir meslek. İnsanların çözülmemiş çatışmalarını çözüyorsunuz. Kaygıydı, obsesyondu pek çok sorununa çözüm buluyorsunuz. Yazarlıkla kıyaslanmayacak kadar sorumluluğu ağır bir meslek. Yazarın sorumluluğu ise farklı bir yönde. O karakterinin psikolojik çözümlemesini onu okura daha iyi anlatmak için yapıyor. Bu yolla da, okuyarak da pek çok problemimiz aydınlanabilir ama tedavi, psikologların işi, yazarların değil.
- Nisa'nın annesi Gülaçtı, kızlarını korumaya çalışırken aynı zamanda onların önüne travmatik engeller koyuyor. Anneyi yazarken yargılamaktan özellikle kaçınmışsınız gibi. Gülaçtı'yı anlamak için nasıl bakmamız gerekiyor?
Karakterlerimi yargılamak istemem. Onlara bir yaşam biçip, sonra mahkemesini kurup yargılamak doğru gelmiyor bana. Karakteri oluşturan bizzat benim çünkü. Onun neden öyle bir karakter olduğunu anlamak ve doğru anlatmak da benim görevim. Bir psikiyatrist yazar, nefret ettiğimi söylediğim bir karakterine sahip çıkmış, “Vücudunda küçücük bir hormonal değişimle katil bile olabilirsin” demişti. O günden sonra hep şefkatle yanaşıyorum karakterlerime. Anlamaya çalışıyorum.
- Gülaçtı nasıl bir ailede büyüyor?
Gülaçtı babaerkil bir evde dünyaya geliyor. Annesi hastalıklarla boğuşan, güçsüz bir kadın. Doğurduğu çocuklara hep Gülaçtı bakıyor. Bu çocukları, kendi de çocuk yaştayken toprağa veriyor. Koruma duygusu çok........
