menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İmamoğu’nun avukatı Hasan Fehmi Demir: Casusluk davası beraatle sonuçlanır, İBB davası hiçbir zaman sonuçlanmaz; Ekrem Bey rejimin hedef alındığını düşünüyor

48 0
18.05.2026

Malumunuz İstanbul’un seçilmiş Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve çalışma arkadaşlarına yönelik yargılamalar yaklaşık iki buçuk aydır sürüyor. Ekrem İmamoğlu ve Necati Özkan’ı bir kez daha tutuklatan ve gazeteci Merdan Yanardağ’ı da Silivri’ye gönderen “Casusluk” davasının duruşmaları ise geçen hafta başladı. 11 Mayıs’taki ilk duruşmayı ben de izledim, üst üste oturduğumuz salondaki herkes gibi ben de hayretler içinde kalarak onlarca soru işaretiyle ayrıldım Silivri’den. Davanın açılmasına savcılık ifadeleriyle dayanak oluşturan Hüseyin Gün’ün ise aylardır medyada tasvir edilmeye çalıştığı gibi “tuhaf” ya da “dengesiz” biri olmadığı izlenimindeyim. Ancak kendisinin istihbaratçı olup olmadığıyla ilgili herhangi bir mevzu varsa bunun İmamoğlu’ndan ziyade devleti yönetenleri ilgilendiren bir konu olduğu duruşmalarda açık biçimde ortaya çıktı.  

“Casusluk” davasının kafa karıştıran kurgusunu, İBB davasındaki gidişatı, Ekrem İmamoğlu’nun süreçteki psikolojisini ve tüm bu davalarla hedeflenen şeyin ne olduğunu en net yorumlayabilecek kişilerden biri İmamoğlu’nun avukatı Hasan Fehmi Demir şüphesiz. Bu ismi gören pek çok kişinin şaşıracağını düşünüyorum zira kendisi kamuoyunda neredeyse hiç görünmeyen bir avukat. Ve bu bizim hiç de alışık olduğumuz bir tavır değil, özellikle de siyasi davalarda.  

Aslında Hasan Fehmi Demir, İmamoğlu’nu tek başına değil Fikret İlkiz, Tora Pekin ve cezaevinde tutuklu bulunan Mehmet Pehlivan ile birlikte savunuyor. Kuvvetli bir kolektif çalışma içindeler. Zaten İmamoğlu hakkında o kadar çok dava var ki tek bir avukatın hepsine yetişme ihtimali yok. Mesela geçen hafta Hasan Fehmi Demir ve Fikret İlkiz casusluk duruşmasındayken, Tora Pekin İBB duruşmasını takip ediyordu.  

Hasan Fehmi Demir, casusluk davasında Hüseyin Gün’ün mahkeme salonunda ismini zikrettiği AKP’li siyasetçileri ve sunduğu yetki belgesinin altında imzası olan Fuat Oktay’ı kendileri açıklama yapmamaları durumunda ‘tanık’ olarak çağırabileceklerini söyledi. Tam da bu yüzden şu anki MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Hüseyin Gün’le o meşhur toplu fotoğrafta yer alan kişilerden birini hatırlatmam gerekiyor.  

Bugüne kadar medyaya hiç konuşmayan Hasan Fehmi Demir muhtemeldir ki yakın zamanda bu kadar detaylı bir mülakat daha vermeyecektir. Ancak burada dile getirdiği öngörülerin Türkiye’nin siyasi tarihi içinde bir yere denk düşeceğini görmek için on yıllar beklememize gerek olmayacak. Fehmi Bey’i dinlerken sıkıştırılmış siyasi takvimlere ayarlı hukuki kurguların eninde sonunda çözülüp boşa düştüğü örnekleri hatırladım. Zaten Hasan Fehmi Demir de bu davaların “sürdürülebilir” olmadığını savunuyor. Ona göre İmamoğlu ve arkadaşlarını özgür kılacak şey belli; halk desteği.  

“Avukatların iletişimci görevi üstlenmesi gerektiğine hiç inanmadım” 

-Ekrem İmamoğlu’nun avukatları olarak sizleri kamuoyuna açıklamalar yaparken pek görmüyoruz. Bu Türkiye toplumu olarak çok alışık olduğumuz bir durum değil. Tüm ülke gözünü kulağını bu davalara dikmişken mahkeme salonu dışında fazla görünür olmama tercihinizin bir nedeni var mı? Bu sizin ilk “siyasi dava”nız değil ama kamuoyu bunu da fazla bilmiyor. Yakın tarihte savunmasını üstlendiğiniz diğer davaları hatırlatır mısınız?  

Medyada pek görünmediğim doğrudur. Bunun birden çok nedeni var. Aslında bu biraz bilinçli bir tercih. Mesleki faaliyet alanlarımız bellidir, medya bu alanların istisnasını oluşturur. Avukatlar her ne kadar mahkemelerle kamuoyu arasında bir köprü niteliği de taşısa iletişimcilerin görevini üstlenmeleri gerektiğine inanmıyorum. Hiç inanmadım bugüne kadar. Öte yandan az sayıdaki gazeteci ve kurumu bir yana bırakacak olursak, günümüz medyasının gerçeklerden çok sansasyona önem verdiğini söyleyebiliriz. En çok bağıranın “haklı olduğuna” inanılan bir ortam.  

Siyasi dava geçmişim bakımından ise şu kadarını söyleyebilirim; politikanın hukuk eliyle çözüm aradığı davalar bakımından ülkemiz pratiği çok zengindir. Bu pratik içerisinde benim de birçok davayı üstlendiğim olmuştur.  
 
-Siz söylemeyeceksiniz, ben hatırlatayım o halde okuyucularımız için; Gezi Davası, Balyoz, Ergenekon'da, Çağdaş Hukukçular… 
 
Evet. Saydığınız ve daha birçok davada müdafi olarak bulundum.  

“2000’li yılların başından beri dünyada ‘suç’ klasik anlamını yitirdi”  

“Normu ihlal eden ‘suçlu’ değil ‘düşman’ olarak nitelendirilir oldu”  

“Yargının aleyhine genişleyen polisiye tedbirler emperyalist devletlerden ihraç edildi” 

-Davaların görüldüğü yer de Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının yattığı yer de Silivri'de olunca, ister istemez Fethullahçıların yargıda hâkim olduğu dönemlerle kıyaslanıyor bugünkü süreçler. Zira Silivri tam da o dönemin sembolüydü. O davaların bazı hâkim ve savcıları ya yurtdışına kaçtı ya da cezaevinde. Siz de bu davaları FETÖ tipi “kumpas davaları”na benzetenlere katılıyor musunuz? Bu yorum eksik ya da yanlış ise neden?  

Elbette benzer yanları çok ama konuya biraz daha geniş bakmayı tercih ediyorum. Burada sorunu detaylı olarak ele almak mümkün değil. Bununla birlikte ana hatlarıyla belirtirsek, 2000’li yılların başından itibaren dünya genelinde krize giren finans kapitalin ya da amiyane tabirle kumar ekonomisinin yönetip yönlendirdiği kapitalizmin, ilkel dönemlerindeki zor yöntemlerine yeniden sarıldığını gözlemliyoruz. Güvenlikleştirici politikalarla birlikte oldukça genişletilen “terör” tanımı, elbette olağanüstü “tedbirleri” de pratiğe geçirmiştir. Bütün bunlar tüm dünyada geniş kitleler aleyhine olacak şekilde ceza hukukunu da dönüştürmüştür. Suç, klasik anlamını yitirmiş, ‘tehlikelilik’ kavramı eşliğinde ele alınarak fiil yerine failin niyetinden hareket eden, normu ihlal edeni, suçlu yurttaş olarak değil, düşman olarak nitelendirilir olmuştur.  

-Ya da bazı hallerde failin kimliğinden hareketle… 

Evet. Tehlikeli olan eylem nedir ve tehlikeli kişiler kimlerdir? Elbette bunları tayin eden siyasi iktidarlar olmaktadır. Bu niyet okumaya dayalı sözde yargılamaların temel dinamiğini, ceza muhakemesine ithal edilen, yargının aleyhine olacak şekilde genişleyen kolluğa özgü tedbirler oluşturmaktadır. Örnek olarak teknik takip, telekomünikasyonun denetlenmesi, gizli tanık, etkin pişmanlık, dijital veriler vesaire gösterilebilir. Bunların birçoğu uluslararası sözleşmeler, BM, Avrupa Konseyi gibi örgütler ve ABD başta olmak üzere emperyalist devletlerin dayatması ya da model oluşturması ile geri bıraktırılmış ülkelere ihraç edilmiştir.  

Ekrem İmamoğlu'nun avukatı Hasan Fehmi Demir

“Bizdeki boyutlarda bir adaletsizlikten bahsedilmek gelişmiş kapitalist ülkelerde olanaklı değil” 

“Ama oradaki bir derecelik sapma geri bıraktırılmış ülkelerde büyük sapmaya neden oluyor”   

-Yine de herhalde Avrupa ile Türkiye ile önemli farklar var. Mesela yakın bir örnek diye hatırlatmak isterim. Fransa eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, 2007 seçimlerinde Libya'dan yasa dışı finansman sağladığı suçlamasıyla yargılanıyor ama tutuksuz yargılanıyor. Ekrem Bey, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en önemli rakiplerinden biri olarak tüm davalarda “tutuklu” yargılanıyor. Dahası 23 Mart 2025’te terörden de tutuklanmasına ramak kalmıştı. Siyasi kulislerden bildiğimiz göre bu tutuklamadan son anda vazgeçildi. Bu açıdan bakıldığında yine de ABD ve Avrupa’daki hukuki uygulamalarla yine de kıyaslayabiliyor musunuz Türkiye’de yaşananları?  

Bu boyutlarda bir adaletsizlikten bahsedebilmek gelişmiş kapitalist ülkelerde çok olanaklı değil. Ama söylemek istediğim şu; onlarda var olan bir derecelik sapma, ekonomik olarak geri bıraktırılmış ülkelerde daha büyük ölçekte bir sapmaya sebep olmaktadır. Ülkemizde daha kötü bir tablonun olduğu açık. Bunun aksini söylemiyorum ama dünyadaki genel eğilimin bu şekilde olduğunu görmeden aslında Türkiye'nin içinde bulunduğu rejimi siyasi açıdan da hukuki açıdan da anlamlandırmak zor.  

“İmamoğlu davaları siyasi rakiplerin hukuk eliyle bertaraf edilme çabası nedeniyle FETÖ tipi kumpas davalarına çok benziyor” 

“Üstüne bugün bir de normdan tümüyle kopuldu” 

-Geçmişteki kumpas davalara benzetip benzetmediğinizi sormuştum biraz önce. Ona net yanıt alamadım.  

Benzer yanları çok fazla. O dönemde de bu dönemde de fiil yerine failden hareket eden, siyasi rakiplerini amaçlanan hedef doğrultusunda hukuk eliyle bertaraf etmeye yönelik, medya, siyaset marifetiyle kamuoyunun rızasının imal edildiği, sanıkların itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı, binlerce sayfadan ve on binlerce sayfa ekten oluşan  iddianameler ve iddianın ciddiyetini içeriğinden değil, çok sayıdaki tutuklu sanık üzerinden devşirmeye çalışan, önemli bir bölümü iktidara biat etmiş, rasyonalitesini yitirmiş bir yargı teşkilatı. Günümüz için fazladan, normdan tümüyle kopmuş, otoritesini hukuktan değil de sadece yasal konumundan alan muhakeme pratiklerini de ekleyebiliriz.  

Hukukun bir darbe mekaniği olarak kullanıldığı o dönemde de açıkça görülüyordu. Bunun deşifre edilmesi, demokratik cumhuriyetin korunabilmesi bakımından kaçınılmaz bir görevdi. Ergenekon ve Balyoz davalarında soruna daha yüzeysel bakan kimi meslektaşlarımın eleştirileri pahasına müdafi olarak görev yapmamın temel sebebi bu motivasyondu.  

“Bugün demokratların ve aydınların tasfiyesi için kamuoyu nezdinde meşrulaştırmaya dahi ihtiyaç duyulmuyor” 

-Arkadaşlarınızdan politik olarak o cenahtan kişileri savunduğunuz için mi eleştiri almıştınız? 
 
Evet. Bazen açık bazense ima eden tavırlarından peşinen “bunların tümü suçludur” yargısını okuyordum. “Burada şu şu kişiler yargılanıyor. Neden sen oradasın?”  Oysa savunmanlığını yaptığım kişiler, kamuoyunca geçmişteki faşist faaliyetleri ile tanınan kişiler değil, devrimci aydın ve yurtsever subaylardı. Davalarda halka karşı suç işlemiş birkaç sanığın yanına devrimciler ve demokratlar ekleniyordu. Böylece aydınlar ve yurtseverlerin tasfiyesi, bu kişiler marifetiyle kamuoyu nezdinde meşrulaştırılmaya çalışılıyordu. Bugün buna dahi ihtiyaç duyulmadan avukatlar, emekçiler, gazeteciler, demokratlar, aydınlar doğrudan hedef alınmaktadır.  

Ekrem İmamoğlu, Silivri'deki duruşma salonunda

“2017 referandumu tabuta son çiviydi, kuvvetler ayrılığı tümden ortadan kaldırıldı” 

-O dönem entelektüel camiada bölünmelere yol açan isimler arasında Kemal Kerinçsiz, Veli Küçük vardı mesela.  

Danıştay cinayeti sanıkları ve daha başkaları da. Ancak yargılamaların asıl hedefinin temel hak ve özgürlükler olduğunu, giderek tamamen suskun bir toplum yaratılmak istendiğini görmek o kadar zor değildi. Torbaya bir sürü demokrat insanın da atıldığını, aslında o davalarla amacın bambaşka olduğunu gördüğüm için oradaydım. Sorumluların gerçek anlamda cezalandırılmasından çok aklanmasına hizmet edecek davalardı. Büyük ölçüde de öyle oldu. Bu noktada bir şeyi hatırlatmak isterim; bu davaların üreticisi olan savcılar ve hakimler vardı evet amam onlardan önce 2010 anayasa değişikliğinde yapılanı görmemiz gerekiyor. “12 Eylül sorumlularından hesap soracağız” aldatmacasıyla eklenen bir geçici maddeyle Anayasa Mahkemesi'nin ve Hakimler Savcılar Kurulu'nun yapısı değiştirilerek tümüyle Fetullahçıların eline verildi. 2017 referandumunda da tabuta son çiviyi çarptı. Tek adam rejimine geçerek kuvvetler ayrılığını tümden ortadan kaldırdı.  

“Casusluk davasının gerçek hedefi öznelerinin mahkûmiyetini aşar şekilde gizlenmiş olabilir; asıl hedef CHP ve giderek anayasal düzen” 

-Fethullahçı tipi kurgulardan bahsediyoruz hazır…11 Mayıs günü ilk duruşması yapılan casusluk davası sırasında Hüseyin Gün’e soru sorarken bir şey ima ettiniz. Tam o noktada Hüseyin Gün, 15 Temmuz sonrası devlet adına Fethullahçılarla mücadele etmek için şirketine Fuat Oktay’dan yetki belgesi aldığını açıklamıştı. Hatta şimdi MİT Başkanı olan İbrahim Kalın’ın da aralarında bulunduğu bir grup AKP’li siyasetçi ve bürokratı Britanya’da Lordlar Kamarası’nda toplantıya götürdüğünü de söylemişti. Siz de Gün’e “Eskiden Fetullahçılar bir şey yapıp başka bir sonuç elde etmeye çalışırlardı aslında. Sizi dinlerken böyle bir hisse kapıldım” dediniz. Orada kastettiğiniz aslında belki de bu davanın asıl hedefinin Ekrem İmamoğlu olmayabileceği miydi? Böyle bir hissiyatınız mı var?  

Evet, çok doğru tahlil etmişsiniz. “Bu yargılamanın içinde bir Fethullah parmağı vardır” demek istemedim orada. Gerçek hedefin özünde o davanın öznelerinin mahkumiyetini de aşar şekilde gizlenmiş olabileceğini kastettim.  

Aynı şekilde 2014’te var olduğu öne sürüldüğü halde, 2025’e kadar, 11 yıl beklendikten sonra sözde iddianameye bağlanan sözde çıkar amaçlı suç örgütü iddiasında olduğu gibi. Ekrem İmamoğlu'nun hukuk eliyle siyaseten bertaraf edilmesi için kendisine yöneltilen ve bir teki dahi gerçeğe dayanmayan bunca dava varken, 35 yıl sonra diploması iptal edilerek Cumhurbaşkanlığına aday olabilmesinin hukuki imkanının ortadan kaldırılmaya çalışıldığı açıkken, neden ayrıca hiçbir inandırıcılığı ve hukuki temeli bulunmayan örgüt iddiası devreye sokulmuştur? Eğer Ekrem Bey'in siyaseten bertaraf edilmesi için hukuk kullanılacaksa bu kadar zahmete ihtiyaç yok. Kuşkusuz mevzuatta örgütlü suçlar için yapılmış düzenlemelerin sağlayacağı kolaylıklardan istifade etmek ve Ekrem Bey’i kamuoyu nezdinde itibarsızlaştırmak amacının güdüldüğü de öne sürülebilir. Soruyu tekrar soralım; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı neden bir çıkar amaçlı suç örgütü dizayn etti? Bu sorunun yanıtı CHP’yi ve giderek anayasal düzeni işaret etmektedir. 

-“CHP'yi ele geçirmek” iddiasına dayanak için mi gerekiyordu örgüt dizaynı?  
 
İddianamenin başlangıç bölümünde örgütün hedefi olarak maddi kazanç sağlamak, CHP'yi ele geçirmek ve cumhurbaşkanlığına aday olabilmek gösterilmektedir. Ama iddianamenin sonuna geldiğimizde hedef teke iniyor; Cumhurbaşkanlığını ele geçirmek. Böyle bir hedef koyuyorsanız bunun tek başına 2-3 kişi ile yapılamayacağına herkes kanaat getirir. Dolayısıyla bir örgüte ihtiyacımız var. Bu örgüt çalışmış olacak. Türkiye geneline yayılmış olacak. Cumhurbaşkanı'nın söylediği ve iddianamede de aynen tekrarlandığı üzere “ahtapotun kolları” gibi olacak.  

Ekrem İmamoğlu, Silivri'deki duruşma salonunda

“CHP’ye ilk derece mahkemede dava, çok partili siyasi hayatın sonunu getirme potansiyeline sahip”   

-Öbür taraftan bu söylediklerinizin toplamı zaten bir siyasi partiyi tarif eden şeyler değil mi? Yani standart bir siyasal faaliyet “örgüt suçu”na eşitleniyor.  
 
Çok doğru. Ayrıca belirtmek isterim, Anayasamızda demokrasinin vazgeçilemez unsuru olarak tanımlanan siyasi partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Anayasa Mahkemesi ve Yüksek Seçim Kurulu tarafından denetleneceği düzenlenmiştir. Bu yetkilerin, halihazırda CHP’ye karşı olduğu gibi, anayasanın açıkça........

© T24