Global İlişkiler Forumu Başkanı Timur Söylemez: Dışişleri'nin MİT gibi yönetildiği eleştirilerine katılıyorum; alınan bazı kararlarda ofsaytta kalınan çok an oluyor
Bu köşede çoğu zaman kamuoyunun çok iyi tanıdığı ya da kısmen çalışmalarını bildiği isimlerin güncele dair değerlendirmelerini dikkatinize getiriyorum. Yeni olanı ıskalamadan geçmişe dönmek de burada yaptığımız zihin egzersizlerinin vazgeçilmez bir parçası. Zira siyasette de diplomaside de toplumun eğilimlerinde de aslen hep bir devamlılık var. Dünden kopuk bir bugün olamadığı gibi yarın da başka türlü kurulmayacak.
İçinden geçtiğimiz dönem tarihte yerini bulurken Türk dış politikası kuşkusuz Erdoğan dönemlerinin özel olarak çalışılacak bir unsuru olacak. Bugün sizlere geçen yaza kadar 23 senelik AKP iktidarına bir Dışişleri bürokratı olarak içeriden tanıklık eden, daha fazla tahammül edemediği için erken emekliliğini isteyip sistemin dışına çıkan bir Türk Büyükelçisini tanıştırmak istiyorum. “Tahammül edememe” ifadesi bana ait. O yaşadığı kırılmayı, “Eğer sunduğum katkı karar süreçlerinde etkili olamıyorsa makam işgal etmenin manası yoktu” sözleriyle ifade etmeyi tercih ediyor. “Mesleki deformasyon nedeniyle hiçbir şeyi doğrudan söyleyemiyorum” diye de ekliyor. Ancak bana kalırsa çok şeyi doğrudan ifade etmiş oldu sorularıma verdiği yanıtlarda.
1993’te meslek memuru olarak Dışişleri’ne giren Timur Söylemez’in 32 senelik kariyerindeki duraklar arasında Washington, Brüksel, New York, Afrika ve Latin Amerika var. 2013 yılından itibaren Dışişleri Bakanlığı’nın üst yönetiminde farklı roller üstlendi. 2017-2022 arasında Türkiye’nin Meksika Büyükelçiliğini yaptı. 2022-2023 arasında Rusya, Ukrayna, Kafkasya ve Orta Asya’dan sorumlu Genel Müdür, 2023’te Amerika’dan sorumlu Genel Müdür ve 2024-2025 arasında Uluslararası Arabuluculuk Kurucu Genel Müdürü olarak görev yaptı.
Timur Söylemez, bu ay başında uluslararası ilişkiler alanında çalışan bir dernek olan Global İlişkiler Forumu (GİF) İcra Komitesi Başkanı olarak atandı. Yönetim Kurulu Şeref Başkanlığını Rahmi Koç’un yaptığı GİF’i, Türkiye’nin yerleşik sermayesinin dış politikaya odaklanan düşünce kuruluşu gibi de düşünebilirsiniz aslında. Bir zamanların “müesses nizam”ı da denebilir.
Timur Söylemez, anlattıklarıyla Türk-Amerikan ilişkilerinin atlattığı kritik dönemeçlerden bugünlere nasıl gelindiğine dair bir fotoğraf ortaya koymuş oldu. Bugün yapılanları yanlış bulmuyor ancak arada yapılan zikzakların Türkiye’ye kaybettirdiklerine hayıflanıyor. Profesyonellerin görüşleri dikkate alınmamaya devam ettiği sürece hükümetin, Söylemez’in işaret ettiği hataları tekrarlamayacağının garantisi yok.
Söylemez’in hayret ettiği şeylerin başında kamuoyunun gelişmelere Türkiye sanki NATO üyesi değilmişçesine tepki veriyor olması geliyor. Elbette bu algının gelişmesinde içeriye başka dışarıya başka konuşmayı adeta karakteri haline getirmiş bir iktidar var. Söylemez tabii ki bunu da bu şekilde ifade etmedi…vebali boynuma.
“Gördüm ki benim büyükelçi olarak önerdiğim yöntemlerin hiçbiri karar süreçlerinde etkili olamıyor, bambaşka yollara sapılıyor”
-Dışişleri Bakanlığı’nı ne zaman bıraktınız? Oradan başlayalım ki okur sizin çok yakın zamana kadar mutfakta olduğunuzun farkındalığı içinde ilerlesin. Ve elbette neden daha 10 yıl daha “büyükelçi” sıfatıyla görev yapabilecekken erken emekli olmayı tercih ettiniz?
2025 yılının haziran ayında emekli olma kararı aldım. Bunun tabii çok kısa bir yanıtı var. Bir de uzun yanıtı var. Kısa yanıt şu; tadında bırakmak lazım bazı şeyleri, zorlamamak lazım.
-Neyi zorlamamak lazım? Neden bahsediyorsunuz tam olarak?
İçinde bulunduğumuz ortamın realitesinin farkında olmaktan. Benim büyükelçi olarak bu ülke için önerebileceğim yöntemlerin hiçbirisi karar alma süreçlerinde etkili olamıyor ve bambaşka yollara sapılıyor. Ve ben bununla “okay” olamıyorum ama bu da böyle bir realite.
Tadında bırakmak lazım derken aslında şu söylemeye de çalışıyorum; benim açımdan tadı kaçmıştı bu işin. Ben 2017-2019 arasında daha Meksika’dayken, Ankara’ya dönmeden, meslekle ilgili bazı rahatsızlıkları yaşamaya başlamıştım. O dönemden itibaren kafamda bazı şeyler şekillenmeye başlamıştı. Eskiden bakanlığa giriş için “intisap” kelimesi kullanılırdı, “bakanlığa intisap etti” denirdi. Bu aslında ömür boyu bir görevi ima ederdi. Yani “biz bu mesleğe giriyoruz ve 65 yaşa kadar bu mesleği yapacağız, hatta bakanlıktan ayrıldıktan sonra da yine bir milli şuurla ve devlet bilinciyle devam edeceğiz” diye bir anlayışı vardı. 32 seneden sonra insanın bu anlayışla icra ettiği bir mesleği bırakma kararı alması kolay bir şey değil. Tabii ben bunu sevinerek yapmadım, üzülerek yaptım. Yaptım çünkü geldiğim nokta itibariyle verebileceklerimin artık bir karşılığı olmadığını gördüm. Bakanlığın ve Türk dış politikasının bana ihtiyacı olmadığını, benim katma değerimin faydalanılacak bir şey olarak görülmediğini hissettim.
“Eğer katkım istenmiyorsa makam işgal etmenin manası yok, Türkiye'ye başka türlü hizmet ederim”
-“Türk dış politikasının bana ihtiyacı olmadığını fark ettim” çok ağır bir cümle. Ben de Hürriyet’ten istifa ederken benzer bir cümle kurmuştum: “Bu gazetenin bana ihtiyacı yok.” Şahsi olarak kurduğunuz bu cümle aslında kariyer diplomatı olarak yoluna devam eden tüm meslektaşlarınız için geçerli değil mi bugün? Soru şu; bugün Dışişleri’ndeki üst düzey konumlarda olanların neredeyse tümü sadece “talimat alıp onu yerine getiren kişiler” noktasına mı indirgenmiş durumda?
Ben buna şöyle yanıt vereyim; tamamen olmasa da çok büyük ölçüde uyum içinde olup o mekanizmanın içinde kalsaydım ve belirli bir süreyi doldursaydım, belki bir tayine daha giderdim. Ama benim açımdan önemli olan o değildi. Benim için önemli olan katkı verebilmek, bana verilmiş olanların, geldiğim yerin, tecrübenin, birikimin bir değere dönüşmesiydi. Ben tüm bunların artık bir değere dönüşemediğini fark ettim. Daha doğrusu buna ikna oldum. O aşamadan sonra da kalmanın ne bana ne bakanlığa ne de Türkiye’ye bu şekliyle bir katkısı olmayacağı sonucuna vardım. Bu sonuca vardığım için de artık kalmak benim için kabul edilebilecek bir şey olmaktan çıktı. Çünkü ben bütün kariyerim boyunca belirli mücadeleler içinde oldum. Önemli dosyalar içinde oldum. Önemli süreçlerin içinde oldum. Ve hep bir katkı verdim. Hep çıtayı biraz daha ileri götürme kavgası içinde oldum. Ama geldiğim noktada artık bu bağlamda bana bir ihtiyaç olmadığını görünce, boşuna bir makam işgal etmenin bir manası yok. Eğer, bir ilave değer koyamıyorsam, eğer bu istenmiyorsa o zaman başka türlü Türkiye’ye hizmet etmeye çalışırım. Türkiye'ye hizmet etmenin tek bir yolu yok.
“Boşa kürek çektiğimizi hissettiren örnekler oldu”
-Türkiye-ABD ilişkileri özellikle 2003 Irak savaşından beri büyük türbülanslardan geçti, geçiyor. Sizin 2017 ortalarına Amerika Dairesi Genel Müdür Yardımcısı olduğunuz dönem de çok kritikti. O dönem üzerinden sorarsam, “Şu dosyada o kadar yanlış işler yapıldı ki halbuki böyle olmayabilir dediğiniz” bir şey var mı?
Var elbette, çok var. Ama şunu kabul etmek lazım; neticede bir bürokrat olarak sizin etkileyebileceğiniz belirli bir marj var. O marjın ötesinde neticede siyaset kendi dengeleri içinde karar veriyor. Bizim siyasetin dışında düşünme lüksümüz bir ölçüde var. Ama belirli bir noktaya geldikten sonra, belirli şeylerin belirli şekillerde yapıldığını gördükten sonra ve buna hiçbir şekilde etki edemediğimizi anladığımızı gördükten sonra noktada yapmaya çalıştığınız şey biraz boşa kürek çekmek gibi oluyor. Yani evet böyle örnekler var.
Global İlişkiler Forumu (GİF) İcra Komitesi Başkanı, emekli büyükelçi Timur Söylemez ve T24 yazarı Cansu Çamlıbel
“S-400’lerin alımı tarihi hatadır, nesnel değerlendirmeler esas alınmadı”
-Somut bir örnek verseniz… Mesela Türkiye’nin Rusya’dan aldığı günden beri kilitleyip kullanmadığı S-400 füze savunma sistemini alması bir hata mıdır?
Tabii, ilk akla gelen şeylerden biri o olacaktır. Tarihi bir hatadır. O noktaya gelinen süreçte çok hatalar yapıldı, nesnel değerlendirmeler esas alınmadı.
“ABD’deki demokratların kibri ilişkilere çok zarar verdi ama biz de bir süper gücün idare edilmesinde çok hata yaptık, Brunson krizi buna iyi bir örnek”
-Elbette aradan geçen dokuz on senede çok değişiklik oldu. Son dönemde biz Türkiye’nin Rusya’dan uzaklaşarak NATO içindeki klasik pozisyonuna döndüğünü izledik. Türkiye'nin Kuzey Atlantik İttifakı'nın vazgeçilmez bir parçası ve üyesi olarak pozisyonunun ve rolünün tahkimi gibi bir görüntü var. Yanlış mı düşünüyorum? Boğaz’a çok uluslu birlik geliyor, Adana’da yeni kolordu kuruluyor vesaire…
Bu süreçlerin nasıl buraya evrildiğine yönelik olarak bu dosyaların hepsinin kendi içinde açıklamaları var. Fakat ben daha genel resimde iki şey söylerim. Birincisi, Obama döneminden itibaren başlayarak ABD Türkiye’yi -ki Obama ilk döneminin en başında ilk dış ziyaretinde buraya geliyor- karşı çok hoyrat davrandı, Türkiye’yi hiç anlamaya çalışmadı. Demokratların bu kibri ilişkilere çok zarar verdi. ABD yönetimlerinin bu kibirli yaklaşımı Türkiye’deki algıları da etkiledi. Buna hiçbir şüphe yok. Ama ikili ilişki içindeki dosyaların idare edilmesinde, yani bir süper gücün idare edilmesinde biz de hatalar yaptık. Brunson krizi de buna iyi bir örnekti.
“Brunson işinde yanlış hesap yapıldı ve neticede bedel ödendi”
-Orada ne oldu? Bir söz verildi mi gerçekten Donald Trump'a?
Mesele patlak verdiğinde Ankara’dayım ama Brunson ABD’ye dönüş için uçağa bindirildiğinde artık Meksika’da Büyükelçiydim. Detayları bilmiyorum. Yanlış bir hesap yapıldı ve neticede bedel ödendi. Ama dışardan bakan bir gözle şu sorunun tartışmaya açılması gerektiğini düşünüyorum; bakanlık o süreçlerin içinde ne ölçüde vardı? Bir çuval incir neredeyse berbat ediliyordu, hem de çok gereksiz bir konu üzerinden.
-Hâlâ da o gün Brunson yüzünden Trump’ın Türkiye’nin demir çelik sektörü için getirdiği yaptırımlar kalkmış değil.
Tek taraflı yaptırımlarla bir ülkenin pozisyonu ne kadar değiştirilebilir bunlar tartışılır. Ama Türkiye, göz göre göre yaptırımlara maruz kalacağı bir noktaya gelmemeliydi.
“ABD bizi öncelik olarak görmedi, Suriye buna örnektir”
“Oysa biz hep bu işleri hep ABD ile birlikte yapmaya çalıştık”
-Nihayetinde Trump'ın ilk döneminde 2018 yılında yürürlüğe girmiş olan ve bu kadar tırnak içerisinde şahane ilişkilere rağmen resmî belgelerde duran bir yaptırım seti var. Bu bir sorun değil mi?
Elbette. Dediğim gibi ABD'nin de burada İlişkilere yaklaşımında çok ciddi sıkıntılar oldu. Türkiye’yi bir öncelik olarak görmediler, çok daha dar öncelikler peşinde koştular. Suriye buna bir örnektir mesela. Biz Suriye’de ABD ile çalışmak için elimizden geleni fazlasını yaptık.
-O dönemde, “Türkiye kendi askeriyle savaşacaksa tamam ama Özgür Suriye Ordusu ile gelecekseniz olmaz. Öneriniz buysa biz Rakka’ya YPG ile girmeyi tercih ediyoruz” türü bir yanıt verildi Türkiye'ye yanlış hatırlamıyorsam. Özgür Suriye Ordusu’nu ‘radikal’ ve cihatçı buldukları için Türkiye’nin teklifini kabul etmediklerini söylediler. Gerçi bugün eskiden en has cihatçı olarak gördükleri Ahmet El Şara’nın Suriye’yi yönetmesine müsaade ediyorlar.
O şekilde anlatırlar. Çünkü geriye doğru bir anlatı yaratmak her zaman çok kolay. Ama biz her zaman bu işleri ABD ile birlikte yapmaya çalıştık. Neticede dediğim gibi onların karar alıcıları, başka bir yöne gitmek istediler. Daha kolay geldi.
-Peki bu sadece Türkiye’ye güvenmemek miydi yoksa Erdoğan’a ve Adalet Kalkınma Partisi yönetimine güvenmemek miydi? Malum Ankara’nın Sünnilerin bölgesel liderliğini yapma hevesinin zirve yaptığı bir dönemdi ve Erdoğan hükümetleri mezhepçi bir dış politika izlenimi vermekten çekinmiyordu. Bu da güvensizliğin sebeplerinden biri miydi mesela sizce?
Ben bu kadar stratejik yaklaştıklarını dahi düşünmüyorum, kolaycı bir yaklaşımla ani karar aldıklarını düşünüyorum. Zaten Irak’tan çıkmak istiyorlardı. Suriye’yi de çok büyük bir sorun olarak görmek istemiyorlardı. Dolayısıyla bu işi en kolay nasıl çözeriz? Buna baktılar. Ve onu yaparken de tabii Türkiye'yi dinlemediler, yaraladılar. Ve aslında Türkiye konusu kendi içlerinde de büyük tartışmalara neden oldu. Aslında Obama döneminde Beyaz Saray ABD Dışişleri Bakanlığı'nı dinleseydi belki başka bir yöne evrilirdi bu iş ama CENTCOM’u dinlemeyi tercih ettiler. Ondan sonra da Trump iktidarı aynı yolda devam etti. O bakımdan alınan birtakım kararları elbette eleştirmek mümkün ama bir bütün olarak baktığımızda karşılıklı bir sorun olduğunu söylemek zorundayız.
“NATO’nun Türkiye savunmasındaki yaşamsal değerini, İran savaşı vesilesiyle hatırlamış olduk”
-İkili ilişkilerdeki sorunlara döneriz ama biraz önce sorduğum sorunun tam yanıtını alamadım. Nihayetinde bugün Türkiye S-400’lerini resmen olmasa da fiilen gömmüş, kendisini tamamen NATO kabiliyetleriyle koruyan bir ülke konumunda değil mi?
Kesinlikle öyle. İran savaşı vesilesiyle Türkiye'nin savunmasında NATO'nun yaşamsal bir değere sahip olduğunu bir kez daha hatırlamış olduk. Türkiye'nin özellikle hava savunmasının sağlanması ama daha genel anlamda savunma ve güvenlik kabiliyetlerinin olması gerektiği noktaya getirilmesi için her zaman doğru kararlar verildiğini söylemek maalesef mümkün değil. Elbette kolay başlıklar değildi bunlar çünkü karşımızda çeşitli zorluklar vardı. ABD Kongresi olsun, algılarla beslenen birtakım lobilerin etkisi olsun… Bunların hepsi bir bütünün parçası ama netice itibariyle bunları idare etmek, bunların içinden doğru bir yol bulmak da devletin marifetidir. Diplomasinin marifeti burada ortaya çıkıyor. Belki de biraz daha kapsayıcı bir karar alma düzeni olsaydı yapılan bazı hataları yapılmaması mümkün olabilirdi. Ama buradayız işte!
“Türkiye’nin Trump'la ilişkiyi idare etmesi gerekiyor, gayret de o zaten”
-İşin NATO boyutu liderlerden bağımsız bir şey olarak da ele alınabilir. Çünkü Trump düzeyinde bunu konuşmak neredeyse imkânsız. Bir gün ABD’yi NATO’dan çıkartmaya karar veriyor, ertesi gün onun patronluğuna soyunuyor. Ve Trump’ın İsrail ile birlikte İran’a saldırmasıyla birlikte gördük ki dış politika tercihleri bir bölgeyi ve dünyayı felakete sürükleyebiliyor. Buna rağmen Trump ile yakın ilişkiden kaçınmayan, onu neredeyse doğrudan hiç eleştirmeyen bir Erdoğan var karşımızda. Gazze’ye rağmen, İran’a rağmen bu hiç değişmedi. Trump'a bu kadar angaje olmuş bir Türkiye Cumhurbaşkanı bundan sonraki süreci rahat rahat geçirebilir mi?
Bence geçirebilir. Trump’a angaje olmakla ABD Başkanı’na angaje olmak ayrı şeyler. Türkiye'nin kendi korunması ve güvenliği açısından mutlak suretle transatlantik savunma ve güvenlik mimarisi içinde kalmak mecburiyeti var. Hatırlattınız, ABD başkanı “NATO'dan çıkacağım, NATO'ya güvenmiyorum, müttefiklere güvenmiyorum” diyor. Ama müttefikler münferiden kendi değerlerini kanıtlayabildikleri ölçüde ve bu ilişkinin önemini savunabildikleri ölçüde bu ilişkiler canlı kalacak. Bunların canlı kalması da Türkiye gibi bu coğrafyada yaşamak zorunda olan bir ülke için hayati önemde. Bunun bir alternatifi yok. Dolayısıyla bu ilişkileri idare etmek gerekiyor. Bence gayret de o.
“İran’da ateşkes taktik bir ara savaşa çok daha şiddetle dönülme ihtimali var”
-Peki İran konusunda Ankara’nın şu ana kadar sergilediği dengeli pozisyon sürdürülebilir bir pozisyon mu? İran-İsrail- hattında (Lübnan da işin........© T24
