Telefonlarda yazılı mesajlar ve kimlik fotoğraflarının ilettiği dünya
Gerçek hayat yaşanır, kabul edilebilir olan sergilenir.
“Bir gün belki hayattan
Geçmişteki günlerden
Bir teselli ararsın
Bak o zaman resmime”
deniyordu Cem Karaca’nın bir şarkısında.
Artık kimse o günü beklemiyor.
Teselli, profil fotoğraflarında.
Cebimizde taşıdığımız telefonlarda küçük ama ısrarcı bir değişiklik oluyor.
İnsanlar kimlik olarak kendi yüzlerini koymamayı tercih ediyor.
Onun yerine:
çocuklar, torunlar, dingin bir deniz, huzurlu bir an, bir tatil karesi, anlamlı bir sembol…
Yani herkes kendisi olmaktan ziyade,
kendisiyle ilgili en “iyi niyetli temsili” dolaşıma sokuyor.
Kimlik fotoğrafı artık “ben kimim?” sorusuna cevap vermiyor.
Daha güvenli bir alana çekilip şunu söylüyor:
“Ben aslında iyi biriyim.”
Bir ayrıntı gibi duruyor bu.
Ama değil.
İnsan yüzünü geri çekiyor,
yerine bir gerekçe koyuyor.
Kendi yerine bir “gerçeklendirme”:
konuşulmayan yanlışlar için sessiz bir saptırma.
“Ben kimim?” sorusu fazla riskli.
“Ben kimin içinim?” daha kabul edilebilir.
Çocuğunun fotoğrafını koyan biri elbette sevgisini gösteriyor.
Ama aynı anda şunu da söylüyor:
“Benim asıl değerim burada.”
Deniz fotoğrafı koyan biri manzara paylaşmıyor.
Ulaşamadığı bir huzuru ödünç alıyor.
Aşağıda ise hayat akıyor.
Daha doğrusu, lafla kuruluyor.
Mesajlar geliyor:
iş, para, polemikler, kısa sevinçler, hızlı hayatlar ve onların cam kırıkları…
Reel hayatın dili pratik.
Hatta bir bakıma dürüst:
Kimse kimseye huzurlu bir deniz vaat etmiyor.
Ama yukarıdaki fotoğraf o hayatın parçası değil.
Sanki ekran ikiye bölünmüş gibi:
Aşağıda yaşanan,
yukarıda iddia edilen.
—
Çocukları oyalamak için
büyükler bazen fasulyeden oyunlara katılır.
“Mış gibi.”
Ama ilgi, fasulyeden yapılmaz.
Çünkü fasulyeden ancak piyaz olur—
ilişki değil.
—
Ekranda bir isim beliriyor.
Ardından mesaj düşüyor.
Ama artık o mesaj tek başına gelmiyor.
Yanında sessiz bir tanık taşıyor:
Hiç yazmayan ama hep orada olan biri—
masum bir çocuk, bir manzara, bir hatıra…
Bu yüzden her mesaj daha dikkatli yazılıyor.
Çünkü aslında sadece bir insana değil,
o fotoğrafa da hitap ediliyor.
Burada ince bir gerilim var.
Ama kimse bunu konuşmuyor.
İnsan en değer verdiğini en görünür yere koyuyor
ve aynı anda onu kendi hayatından uzak tutmaya çalışıyor.
Çünkü aşağıdaki hayat,
yukarıdaki temsile pek uygun değil.
Hızlı, hesaplı,
zaman zaman kirli.
Yukarıdaki görüntü ise hassas.
Oraya hayat bulaşmasın isteniyor.
Bu yüzden profil fotoğrafları sadece bir görüntü değil.
Küçük bir kaçış planı.
Ama aynı zamanda sessiz bir karşılaştırma.
Mesajlar yazılıyor, siliniyor, unutuluyor.
Zaten bazıları kendiliğinden yok oluyor.
Ama fotoğraflar kalıyor.
Israrla.
Geçen gün bir öğrencilik arkadaşımdan beğendiğim profil fotoğrafını göndermesini istedim.
Çünkü orada başka bir şey vardı:
Söylenmeyen ama saklanmayan bir şey.
Kirlenmemiş bir an.
Henüz hesaplanmamış bir duygu.
Daha az stratejik bir hayat ihtimali.
İnsan bunu açık açık söylemez.
Zaten söylerse etkisi kaybolur.
Ama her ekran açıldığında küçük bir şey olur:
Kendi hayatıyla, yaşamak istediği hayat kısa bir süreliğine yan yana gelir.
Ve çoğu zaman
hangisinin gerçek olduğu
tartışılmaz bile.
Aşağıda yaşadığımız hayat,
yukarıda ise
ona katlanabildiğimiz versiyonu.
