Emin Alper: Oscar’da kararlar politik alınıyor, ‘Kurtuluş’ aday gösterilirse şaşırırım
Geçtiğimiz hafta Berlin Film Festivali’nde yüz yılda bir yaşanan bir doğa olayı gerçekleşti ve Türkiye’den iki yönetmen, İlker Çatak ve Emin Alper arka arkaya Altın Ayı ve Gümüş Ayı ödüllerini kazandı. O da yetmezmiş gibi Alper “siyaset konuşulmasın” tartışmalarının ortasında kalan festivalde çıktı sahneye, Filistin’den İran’a, Rojova’dan Türkiye’ye seslendi; Kavala’dan Demirtaş’a, İmamoğlu’ndan Gezi tutsaklarına kadar tek tek saydığı isimlere “yalnız değilsiniz” dedi ve Gümüş Ayı’yı kızına ithaf etti.
Bu ithaf bence önemli, çünkü Kurtuluş, İran’da çocukların bombalandığı, Türkiye’de bir anne ve kızının bile bile ölüme itildiği bir haftada giriyor vizyona. Ve 2009 yılında altısı çocuk 44 kişinin bir gece baskınında katledildiği, 62 çocuğun yetim bırakıldığı Bilge Köyü Katliamı’nı anlatıyor. Alper böyle bir suçun nasıl olup da işlenebileceğini, böyle bir kötülüğün tohumlarının bir toplumun içine nasıl ekilebildiğini sorguluyor. Cevabı ekstrem liderlerin bir grubu düşmanlaştırarak körüklediği kutuplaşmanın soykırıma kadar gidebildiği bir dünyada buluyor. O dünyayı sadece militarizmle değil, tarikatlarla, kolektif rüyalar ve sanrılarla örüyor. Herkesin aynı kâbusu gördüğü, herkesin aynı yalanlara inandığı bir dünya bu. Fail, kurbanına bir tepeden bakıyor.
Kurtuluş’un bu evrensel bakışı onun en kuvvetli tarafı. Hem şimdinin politik atmosferine konuşan, hem de zamansız bir hikâye sunuyor. Bunu Alper’in rejisinin ustaca yansıttığı, insanın ruhunu boğazlayan bir gerilim atmosferi ve tüm oyuncu kadrosundan kariyer zirvesi denebilecek performanslarla güçlendiriyor.
Filmin yerel tarafındaysa öznesi Kürtler ve koruculuk sistemi olan, hepimizin hakkında bilgi ve fikir sahibi olduğu bir tarih yatıyor. Bu yerellik ve can yakan gerçeklik, filmi eleştiriye, hakkaniyetli temsiliyet ve sinemanın bir hafıza aracı olarak sorumluluğu konularında gelecek sorulara açık hale getiriyor.
“Bir kitle katliamının anatomisi çizilebilir mi” diye soran Gümüş Ayı ödüllü Kurtuluş, cevabı sinema perdesinde almanız için bugünden itibaren vizyonda. Emin Alper ile sohbetimiz ise karşınızda.
- Tebrik ederim, hepimizi çok gururlandıran bir ödül kazandın, çok gururlandıran bir konuşma yaptın. Nasıl karşılandın Türkiye’ye dönüşünde, omuzlara alınma ve “gururumuzsun” gibi bir tepki mi baskındı yoksa filme dair eleştiriler mi?
Hepsi aynı anda oldu. Tabii ki çoğunlukta olan şey “gururumuzsun” tepkisiydi. Çok fazla tebrik geldi. Hem bireysel olarak, hem sosyal medyadan. Sosyal medyada konuşmanın defalarca paylaşıldığını gördüm. Ama tabii ki “Berlin’e gitmemeliydi” başlığıyla başlayan bir eleştiri yağmuru da devam etti. Sonra filme çeşitli tepkiler geldi. Zaten tartışma yaratacağını tahmin ettiğim bir filmdi. Nitekim öyle de oldu. Diasporadaki bazı Kürt arkadaşlar tepki gösterdi. Buradaki Kürt arkadaşlarımın tepkileri onlarınkinden ayrıldı. Film daha da tartışılacak gibi gözüküyor. Ödül töreninden bir iki gün sonra troll saldırıları da başladı. Yani tam bir Türkiye tablosu yansımasını bu süreçte gördüm.
- Boykotun anlamsız olduğunu, işe yarar tavrın gidip söz söylemek olduğunu daha önce dile getirmiştin. Peki sence boykot hiçbir durumda uygulanamayacak bir pratik mi? Ne olursa sen bir film festivalini veya bir ödül törenini boykot edersin?
Asla böyle düşünmüyorum. Çok önemli bir soru bu arada teşekkür ederim. Tabii ki boykotun anlamlı olduğu pek çok durum var. Mesela Antalya Film Festivali'nin iki sene önceki boykotunu destekledim. Filmim yoktu ama dışarıdan destekledim. İstanbul Film Festivali’nin 2015’teki boykotunda kendi projemizi çektik. Ama oralarda açık bir sansür vardı. Açık bir sansür, bir filmin yasaklanması söz konusu olduğu zaman mesleki dayanışma her şeyin önüne geçer. Koşullardan bir tanesi bu bence. Bir diğeri de artık festivalin bir platform olma özelliğini kaybettiğine ikna olmak olur. Çünkü festivaller çok önemli birer platform. Tabii ki kendi kurumsal kişilikleri, tabii ki kendi duruşları var ama bunun yanında katılımcıların rengini verdiği, belirlediği, değiştirdiği, dönüştürdüğü bir platform. Nitekim ödül töreninde katılımcıların seslerini duyurmak için festivali nasıl dönüştürdüklerini gördük. Ama ne zamanki artık katılımcılar oraya kendi rengini verememeye başlar, baskı, sansür ve çok baskın bir kimlik artık orayı bir platform olmaktan çıkarır, o zaman boykot zamanı gelmiştir. Ben bu koşulların hiçbirinin Berlin için geçerli olmadığını düşünüyorum. Tam da bu nedenle boykot üç senedir işlemeyen bir pratik.
- Sen bu noktada festivale katılmanın katılmamaktan daha faydalı bir duruş olacağını düşünüyorsun.
Berlin hala mücadele edilebilecek bir platform. Biz bunu gösterdik. İkincisi boykot çok zor örgütlenen bir şey. Biz bunu Türkiye'deki tartışmalarda kendi arkadaşlarımıza da defalarca söyledik. Filmciler için maliyeti çok ağır. Özellikle genç sinemacılar söz konusu olduğunda, boykotun bütün yükünü bu gençlerin üzerine yüklemek hakkaniyetli değil. Çünkü bu insanlar hayatlarının ilk filmlerini çekmişler. Hayatları boyunca yaptıkları yatırımların karşılığını alacaklar ve bir festivalde filmlerini gösterecekler. Sadece kendileri değil bütün ekipleri ve oyuncularıyla büyük bir heyecan yaşıyorlar ama biz oturduğumuz yerden onlara ahlak ve siyaset dersi veriyoruz. Bunu yapacaksak eğer, tıpkı grevlerde olduğu gibi alternatif kanalları da açmak için uğraşmalıyız. Örneğin boykota katılmış filmleri seyircinin karşısına çıkarmak için alternatif etkinlikler organize etmeliyiz. Aksi takdirde iyi düşünülmemiş etkisiz bir boykot muhatabından ziyade boykotu yapmaya çalışanlara zarar verir. Ezber bir boykot tartışması yapmak yerine her bir vakada bağlamına göre akılcı tartışma yapıp karar almak gerek. Ama yeri gelir, günü gelir ve gerçekten boykotun tek anlamlı mücadele biçimi olduğu konusunda hemfikir oluruz, o zaman elbette yaparız.
- “Çok yüksek bir baskı ortamı olursa orada bulunmam” dedin. Berlin'deki baskı ortamından konuşalım. Wim Wenders’ın “politikanın dışında kalmalıyız” demeci, ardından çoğu sanatçının benzer açıklamalar yapması festivalin katılımcılar üstünde bir “siyaset konuşmayın” baskısı kurduğunu düşündürdü. Size böyle bir telkin yapıldı mı?
Yok hayır. Hiç öyle bir telkinde bulunulmadı. Wenders gibi Almanların durumu farklı. Onlar zaten Alman kamuoyu baskısı altında. Bu nedenle zaten Wenders daha önceki duruşunu da inkâr eden bir konuşma yaptı ve ödül töreninde de bir tür gizli özeleştiri verdi. Ama bize “siyaset konuşmayın” gibi bir telkin olmadı. Böyle bir telkin olursa zaten orada durulmaz. Benim hem film gösterimi sırasında, hem ödül töreninde yaptığım konuşmalar bunun bir testiydi. Hele hele Filistinli yönetmenlerin (Abdallah al-Khatib ve Taqiyeddine Issaad) bayraklarla çıkıp yaptığı o sert konuşma gerçekten de bu toleransın sınırlarını test etti. Ödül töreni konuşmaları sonrasında Alman Kültür Bakanı Festival Direktörü Tricia Tuttle’ı çağırdı. Herkes görevden alınmasını bekliyordu. Ama öyle bir kamuoyu oluştu ki, bir gecede onlarca imza toplandı ve Alman hükümeti geri adım atmak zorunda kaldı.
Abartısız söylüyorum, sinemacılar Berlinale'yi ele geçirdi ve dönüştürdü. Hem ödül töreninde kürsü ele geçirildi, hem de buna itiraz etmeye çalışan Alman hükümetine çok net bir şekilde geri adım attırıldı. Seneye bu anlamda Tuttle'ın eli umarım çok daha güçlü olacak. Çünkü çok ağır baskı altında olduğunu ve buna rağmen festivalin o serbest kürsü özelliğini korumaya çok gayret ettiğini biliyorum.
Fotoğraf: Zehra Albistan
- Tören öncesi Filistinli yönetmenlerle konuşmuş muydunuz? Yapacağınız konuşmalardan, bayrak açılacağından haberiniz var mıydı?
Hayır yoktu. Maalesef film festivallerinde, yönetmenlerle koordineli hareket etmek o kadar zor ki. Dünyanın her tarafından geliyorlar. Ortak bir tanışma zemini yok. Telefonları nereden bulacaksın, nereden iletişime geçeceksin? Hele ödül töreninde kimlerin ödül aldığını bilmiyorsun. Dolayısıyla önceden hiçbirimiz birbirimizle iletişim halinde değildik. Sadece ödül töreni sonrasında hepimiz birbirimize sarıldık. Hem Beyrutlu, hem Filistinli yönetmenler. Tabii sadece onlar da değil. En apolitik konuşmayı yapanlar bile sahneye Filistin rozetiyle çıktı. Ödül töreni havası bambaşkaydı.
- Ödül almayı bekliyor muydun? Konuşmanı hazırladığına göre bir beklentin vardı.
Konuşmayı şu yüzden hazırladım. Ben İstanbul'a dönmüştüm. Berlin’e geri çağırdılar. Bu demektir ki bir ödül var. Öyle olur zaten ödül varsa çağırırlar. O yüzden sahneye çıkan herkesin elinde not defteri vardı. Herkes bir ödül olacağını biliyor ama ne çıkacağını bilmiyor. O yüzden konuşma hazırlıyoruz. Ama onun öncesinde hiçbir beklentim yoktu. Ödül mekanizmalarına dair fikrimi çok söyledim. Bunların bir başarı kriteri olarak algılanması bana çok garip geliyor. Sekiz kişilik bir komitenin bir yönetmenin hayatını değiştirmesi fikri bana çok yabancılaştırıcı geliyor. Kendi jürilik deneyimlerimden de biliyorum. Orada iki kişi farklı olsa bambaşka kararlar çıkabilir. Bu denklemler hangi filmin öne çıkacağını, hangi filmin ödül alacağını belirliyor. İşin içinde çok ciddi bir şans faktörü var.
- Basın toplantısında Gazze soykırımından bahsettiğinde “Ödül almamı, bir daha festivale çağrılmamı engeller mi? Uluslararası dağıtımımı engeller mi?” gibi endişelerin oldu mu? Daha da önemlisi ödül konuşmanı yaptıktan sonra Türkiye’ye dönüşün için endişe taşıdın mı? Gazze hakkında konuşman Türkiye’de sorun teşkil etmez ama ardından saydığın isimler edebilirdi.
Vardı tabii ki endişelerim. Bir daha çağırırlar mı, çağırmazlar mı diye çok düşünmedim çünkü festival komitesinin seçimlerini özgürce yaptığını düşünüyorum. Türkiye'ye dair korkularım daha çoktu. Uluslararası kamuoyunda filme yönelik tepkilerin göğüslenemeyecek bir tarafı yok. Türkiye'deki aşırı tahmin edilemez, öngörülemez hava daha tedirgin edici. Her an birilerinin bir troll saldırısının hedefi haline gelip gözaltına alınmaya kadar giden süreçleri nasıl yaşadıklarına defalarca tanık olduk. Orası benim için daha tedirgin ediciydi. Ama sorumluluklarımız daha ağır basıyor. Arkadaşlarımız hapisteyken böyle bir kürsüyü kullanmamak yapabileceğim bir şey değildi.
- Türkiye'ye döndükten sonra resmi kanallardan seni tebrik eden oldu mu? Kültür Bakanlığı gibi?
Hiç kimse olmadı.
- Konuşmanda ismini saydığın insanlardan sadece Ekrem İmamoğlu'nun bir açıklamasını gördüm. Başka teşekkür mesaj gönderenler oldu mu?
Selahattin Demirtaş danışmanları aracılığıyla el yazısıyla bir not yazmış. Çok sıcak bir not. Çiğdem de (Mater) kendi eliyle bir not yazmış.
Fotoğraf: Zehra Albistan
- Birçok sanatçıda gördüğümüz, “sanatçılar politika sorulacak en son insanlar” tavrını da konuşmak istiyorum. Berlin’de Michelle Yeoh, Ethan Hawke, Neil Patrick Harris, Bafta’larda Paul Thomas Anderson hepsi benzer bir tondan konuştu. Politikanın politikacıların işi olduğu, “bulaşılmaması” gereken bir mecra olduğu algısı var. Bunda Trump’ın seçilmesinden sonra artan “konuştuk da ne oldu?” hissi ve sanatçılara karşı uygulanan yaptırımlar, kara listeler de etkili. Ama bu durum sanatçıların konformist bir alana çekilmesini de kolaylaştırıyor. Nasıl yorumluyorsun?
Şimdi açıkçası bunu Batı'da söylemekle, Batı dışında söylemek arasında farklar var. Yani Batılı bir sanatçının politikayı bir meslek olarak ve sanatı ondan tamamen apayrı bir meslek olarak görmesinin tarihsel ve güncel sebeplerini anlayabiliriz. Ama bizim gibi ülkelerde bu ayrımı yapmak mümkün değil. Hele ki son on yılda politikayla yatıp politikayla kalkıyoruz. Bu bizim isteğimiz ve irademiz dışında bir şey. Hayatımızı izole etmemiz mümkün değil. Hayatımızı politikadan izole edemezsek sanatı asla edemeyiz. Bir Gazzelinin politika düşünmemesi mümkün mü? Kafasına bomba yağarken Ortadoğu coğrafyasındaki insanların politika düşünmemesi mümkün mü? Dolayısıyla bu ayrım bizim gibi ülkeler için son derece yapay bir ayrım. Hoş artık Batı için de durum aynı olmaya başladı. Bu kadar belirgin bir........
