menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Cumhuriyetin ikinci yüzyılının sorusu: Kutuplaşmanın gerisinde nasıl birlikte yaşayacağız?

53 0
23.06.2026

 

Herkesin bildiği bir masal var: Bir kurbağa süt dolu bir kovaya düşer. Kurtuluşu mümkün değil gibidir. Çırpınır, yorulur, yeniden çırpınır. Ama vazgeçmez. Saatler süren çabası sonunda süt tereyağına dönüşür. Kurbağa da oluşan tereyağının üzerine çıkarak kurtulur.

Masalın ne kadar gerçek olduğunu bilmem; ama metaforu güçlü. Bazen çıkış yolu dışarıdan gelecek bir yardımda değil, en umutsuz görünen zamanlarda bile çabalamaya devam etmekte saklıdır.

Geçen hafta sonu İstanbul’da düzenlenen “Cumhuriyetin İkinci Yüzyılında Demokratik Dönüşüm” konferansında, salona baktığımda aklıma bu hikâye geldi.

Ahmet Türk, Gencay Gürsoy gibi büyüklerimizden, 68’lilerden, 78’lilerden birçok isim de oradaydı. Salondakilerin büyük bölümü birbirini yıllardır tanıyordu. Benim hikâyemde ise bu tanışıklık neredeyse kırk yıla uzanıyor. 1989-90 yıllarından başlayarak yeni siyaset arayışları içinde birlikte tartıştığımız, düşündüğümüz, kimi zaman yollarımızın ayrıldığı, kimi zaman yeniden kesiştiği uzun bir dönemi birlikte yaşamış insanlardık.

Salondaki birçok kişi hayatının önemli bir bölümünü yalnızca kendi siyasi görüşünü savunmaya değil, Türkiye’nin geleceğine dair bir fikri canlı tutmaya adamıştı. Kimileri ağır bedeller ödedi. Kimileri dışlandı, yargılandı, hapsedildi. Kimileri umutlarının defalarca boşa çıktığını gördü. Ama yine de konuşmaktan, düşünmekten, tartışmaktan ve yeni yollar aramaktan vazgeçmedi. Belki de o kuşakların ortak özelliği buydu.

Siyaseti yalnızca iktidar mücadelesi olarak görmüyorlardı. Siyaset onlar için aynı zamanda daha adil, daha demokratik, daha özgür ve daha müreffeh bir toplum tahayyülüydü. Ekonomik kalkınmadan adil bölüşüme, kültürel haklardan demokratikleşmeye kadar hayatın bütün alanlarını kapsayan bir gelecek arayışıydı.

Bugün ihtiyacımız olan şey de belki tam olarak bu: Birbirimizle münakaşa etmenin ve birbirimizi alt etmeye çalışmanın cazibesine kapılmadan önce aynı kovanın içinde olduğumuzu hatırlamak.

Konferansın çağrı metni de aslında tam bu noktaya işaret ediyordu. Metin, Türkiye’nin demokrasi, hukuk, eşitsizlik, yoksulluk, şiddet ve kutuplaşma gibi çok katmanlı sorunlarla karşı karşıya olduğunu vurguluyordu. Ama benim dikkatimi çeken nokta başka bir yerdeydi. Sorunların yalnızca kurumsal eksikliklerden değil, toplumun farklı kesimlerinin hafızalarında biriken korkulardan, güvensizliklerden ve travmalardan beslendiği tespiti yapılıyordu.

Bu topraklarda yaşayan hemen her kimliğin, inancın ve topluluğun hafızasında taşıdığı yaralar var. Belki de bu nedenle bugün her zamankinden daha fazla birbirimizi duymaya, anlamaya ve tanımaya ihtiyaç duyuyoruz.

Acaba yaşadığımız sorun yalnızca kutuplaşma mı?

Türkiye’de son yılların en sık kullandığımız kavramlarından biri kutuplaşma. Neredeyse her siyasi tartışmada, her seçim değerlendirmesinde, her toplumsal gerilimde aynı fotoğraf tekrarlanıyor: Toplum kutuplaşmış durumda.

Bu teşhis o kadar yaygınlaştı ki artık çoğu zaman sorgulamadan kabul ediyoruz. Oysa belki de önce kutuplaşmadan ne anladığımızı yeniden düşünmemiz gerekiyor.

Literatürde farklı tanımlar var kuşkusuz. Ama benim anladığım kutuplaşma, herhangi bir meseleye o meselenin dinamiklerine, aktörlerine, zamanına ve bağlamına bakmadan yaklaşmak demek. Muhakeme etmekten, değerlendirmekten ve anlamaya çalışmaktan önce kimliğimize, inancımıza, siyasi tercihimize ya da ait olduğumuz kümeye göre pozisyon almak demek.

Yani farklı olmak değil mesele, farklı olanı yok saymak.

Böyle olunca zamanla yalnızca fikirlerimiz ayrışmıyor. Birbirimizin ihtiyaçlarına, taleplerine ve kaygılarına karşı sağırlaşıyoruz. Sağırlaştıkça yabancılaşıyoruz. Yabancılaştıkça dilsizleşiyor, suskunluğa gömülüyoruz.

Artık mobil cihazlar sayesinde herkesin elinde kamera ve mikrofon var. Herkes konuşuyor, haber üretiyor, bilgi paylaşıyor, deneyim aktarıyor. Ama........

© T24