İbnü'l-Arabi'nin alemler gezmesi: Paralel evren, kuantum?
Muhyiddin İbn Arabi, 12. yüzyılın ikinci yarısı ve 13. yüzyıl arasında İspanya'nın Murcia şehrinde doğmuş ve yaşamış, İslam mistisizminin en derin düşünürlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Hayatı boyunca Endülüs'ten Mekke'ye, Şam'a kadar uzanan yolculuklar yapmış, bu süreçte edindiği ruhani deneyimlerine kitaplarında da yer vermiştir. Onun felsefesi, evrenin çoklu yapısını ve insanın bu çoklu yapılar arasında gezinme potansiyelini vurgulayan yaklaşımlarla şekillenmiştir. Bu gezinme, fiziksel bir seyahatten ziyade ruhani bir yükseliştir; insanın bilinç seviyelerini aşarak farklı varlık düzlemlerine erişmesini içerir. İbn Arabi'nin bu serüveni, modern bilimsel teorilerle, özellikle kuantum mekaniği ve paralel evren hipotezleriyle ilginç karşılaştırmalara da kapılar aralar, ancak bunlar doğrudan eşleşmeler olmadığı gibi sadece felsefi analojilerdir. İbn-i Arabi'nin ruhani yolculukları, onun otobiyografik unsurlar içeren eserlerinde de zaten detaylıca anlatılır. Gençliğinde yaşadığı kimi zaman dilimleri ve rüyalar, onu sıradan algının ötesine taşımıştır. Bu deneyimler, evrenin sadece maddi bir yapıdan ibaret olmadığını, aksine manevi düşünsellerle dolu olduğunun da başka bir tarafıdır. Zira biz inananlar için ebedi yurdumuz, evimiz, o ilk yaratıldığımız yer de kainatın arkasındadır. O, evreni bir ayna gibi görür ve ona göre, her varlık, ilahi bir yansımanın parçasıdır. Bu yolculuklar sırasında karşılaştığı varlıklar ve alemler, insanın iç dünyasıyla dış dünyanın birleştiği noktaları aydınlatır. Birçok yazıda kendisinden sıkça sözler ettiğim Batı’nın büyük psikiyatrından Carl Jung’un da çok uzun yıllar yaşadığı ve yaşadıklarını anlattığı (“Kırmızı Kitap”) gibi. Mistik gelenekte bu tür gezinmeler, peygamberlerin mirac deneyimlerine benzetilebilir, ama tabii ki öyle değil. Aşırı düşünmenin insan zihninde yarattığı kimyasalların tepkimelerini de yabana atmamak gerekir. Zira asla bir başkasının deneyimleri konusunda net konuşacak kadar bilgiye sahip olamayacağız. Ancak İbn Arabi bunları daha evrensel bir bağlamda yorumlar, bu hallerin her bireyin potansiyel olarak erişebileceği haller olduğu konusundan daha derin sözler etmiştir.
Evrenin çoklu yapısını bilimsel olarak ortaya atanların şimdiki yeni dünyasında bile neredeyse aynı biçimde İbn Arabi'nin ontolojisi merkezi bir rol oynar. O, varlık alemlerini hiyerarşik bir düzen içinde tasvir eder: Maddi alem, hayal alemi ve ruhani alem gibi seviyeler. Başka bir biçimde, ama aynı hizada Jung’un tasnifleme biçimi de bizatihi bununla aynıdır. Maddi alem, duyularımızla algıladığımız günlük gerçekliktir, ama bu sadece buzdağının görünen kısmıdır. Hayal alemi ise, rüyalar, hayaller ve deneyimler yoluyla erişilen bir ara katmandır. Bu alem, gerçek ile düş arasında bir köprü görevi görür ve İbn Arabi'ye göre, evrenin yaratılış sürecinde de hayati bir unsurdur. Ruhani alem ise, en üst düzeyde ilahi varlıkların ve saf bilincin bulunduğu yerdir. Bu alemler arasında gezinmek, insanın ruhani olgunlaşmasını gerektirir. Nasıl? Meditasyon, dua ve içsel tefekkür gibi pratiklerle. Tefekkür bildiğimiz anlamıyla bütün şarkta bugün neredeyse tükenmiş bir kelime olduğu bir edimken bile Batı’lı entelektüellerin ve filozofların ağzından da hiç hiç düşmeyen bir kelime ve haldir. Kant’dan Cioran’ a kadar birçoklarının da sıkı sıkıya tutunduğu. İbn Arabi'nin felsefesinin temel tutamaklarından biri, “Varlığın Birliği” kavramıdır. Bu prensibe göre, tüm evren tek bir ilahi kaynaktan doğar ve her şey bu kaynağın farklı tezahürleridir. Hayat, elbette bir tecelliler denizidir. Bir illüzyon, bir rüya. Ayrılık ise bir yanılsamadır, gerçekte her varlık birbirine bağlıdır. Bu görüş, evrenin sürekli bir yenilenme sürecinde olduğuna dair de bir görüş. Böylece her an, evren yeniden yaratılır. “Teceddüd-i emsal” olarak bilinen bir fikir sadece. Zamanın akışı içinde, varlık formları sürekli değişir, ama öz hep aynı kalır. Bu sürekli hareketli yapı, İbn Arabi'nin alemler arası gezinmesini mümkün kılan daireyi oluşturur. Çünkü sınırlar da katı değil, akışkandır. Maddi yapısı itibariyle insan ve fikirler de öyle.
Modern bilimle bağlantı kurmak gerekirse, İbn Arabi'nin bu fikirleri kuantum fiziğinin bazı unsurlarıyla rezonans gösterir. Kuantum mekaniği, 20. yüzyılın başlarında geliştirilen bir teori olup, maddenin en küçük ölçekteki davranışını açıklar. Bu teoriye göre, parçacıklar dalga ve parçacık olarak ikili bir doğaya sahiptir. Olasılık dalga fonksiyonu, bir sistemin birden fazla potansiyel halde olabileceğini gösterirken, gözlem anında bu olasılıklar çöker ve tek bir gerçeklik kalır. İbn Arabi'nin “evrenin her an yeniden yaratıldığı” görüşü, bu çökme sürecini andırır. Her an, ilahi irade evreni yeniler. Tıpkı kuantum dalgalanmalarının sürekli yeni konfigürasyonlar üretmesi gibi. Kuantum dolanıklık kavramı, bu paralellikleri daha da güçlendirir. Dolanık parçacıklar, mesafe ne olursa olsun birbirlerini anında etkiler. Tıpkı, Einstein'ın "uzaktan hayalet etki" olarak adlandırdığı gibi. İbn Arabi'nin “Varlığın Birliği”nde, “her şeyin birbirine bağlı olduğu” vurgusu da bu dolanıklığı çağrıştırır. Zaman ve mekan sınırlarının aşılması, mistik yolculuklarda da görülür. Uzak alemlere anında erişim, dolanıklığın adeta metafizik bir yansıması gibidir. Bazı araştırmacılar, bu bağlantıları keşfederken, İbn Arabi'nin zamanı “nicelleştirilmiş” bir yapı olarak gördüğünü belirtir. Zaman, kesikli anlardan oluşur ve bu da kuantum “zaman” kavramıyla örtüşür ve paradoksları çözme potansiyellerini içerir.
“Paralel evrenler” hipotezi, İbn Arabi'nin kozmolojisiyle başka bir kesişim noktasıdır. Modern fizikte, özellikle kuantum mekaniğinin Hıgh Everett yorumunda, her kuantum ölçümü yeni bir evren dalı yaratır. Sonsuz sayıda paralel gerçeklik, farklı olasılıkları barındırır. İbn Arabi de, hayal aleminde sonsuz varyasyonlar olduğunu söyler ve bu alem, potansiyel gerçekliklerin deposudur. Farklı alemler birbirine yansır, tıpkı multiversede dallanan evrenlerin birbirini etkilemesi gibi. Onun kitaplarının birçoğunda, "dünyalar içinde dünyalar" fikri, bu sonsuz ve çok katlı yapıları ifade eder. Mistik deneyimlerde, insan bu varyasyonlar arasında gezinir, (madde bağımlıları bu kapsama girmez tabii!) rüyalar veya deneyimler, paralel gerçekliklere pencereler gibi açılır. Bu analojileri derinleştirmek için, İbn Arabi'nin hayal gücünün rolünü ayrıca incelemek de gerekir. Hayal, sadece fantezi sahibi olmakla ilgili olmadığı gibi, yaratıcı bir kuvvettir de, evreni şekillendirir. Modern bilinç araştırmalarında, “kuantum bilinci” teorileri benzer bir rol atfeder bilince. Gözlemcinin etkisi, gerçekliği belirleyecek kadar güçlü ve etkili olabilir zira. İbn Arabi'nin “ilahi hayal” gücünün tezahürü de bu bakımdan güçlü ve etkilidir. Bazı filozoflar bu bağlantıları kullanarak, maddenin temelde bilinç temelli olduğunu savunur. İbn Arabi'nin sistemi de, evrenin bir rüya gibi olduğunu ima eder. Uyanıklık, bu rüyadan çıkış anlamına gelir. Ama uyanmanın nasıl bir uyanma olduğuna dair bir bilgimiz de yok. Hakeza her sabah uyananların rüyaya mı yoksa gerçeğe mi uyandığı konusunda da “kesin” bir bilgimizin olmadığı gibi.
Mantıklı ya da mantıksız, bence mantıkla bağları çok kuvvetli bu fikirlere tarihsel bağlamda baktığımız zamanda, İbn Arabi'nin fikirleri Doğu ve Batı felsefesini etkilemiştir. Ortaçağ'da, onun eserleri İslam dünyasında tartışma yaratmış, bazıları tarafından heterodoks bulunmuştur. Ancak, zamanla Sufi geleneğin merkez düğümlerinden de biri haline gelmiştir. Modern dönemde, Batılı düşünürler onu keşfettiğinde, mesela Carl Jung'un “kolektif bilinçaltı” kavramı, İbn Arabi'nin hayal alemiyle neredeyse paraleldir. Bilim-felsefe diyaloğunda, bu fikirler kuantum mistisizmi tartışmalarını da beslemiştir. Kuantum fiziğinin paradokslarını düşünürken, İbn Arabi'nin yaklaşımı alternatif bir bakıştır. “Bell” teoremi gibi deneyler, yerel gerçekçiliği çürütürken, evren non-lokal kalır. Bütün bunlar İbn Arabi'nin “birlik” prensibiyle uyumludur. İlk anda kayıp duygusunun insanda yarattığı “ayrılığın bir illüzyon” olması hissi de bundandır. Zamanın doğrusal olmayan yapısı, onun eserlerinde de vurgulanır: “Geçmiş, şimdi ve gelecek iç içedir." Kuantum teorisinde de zaman simetrisi kırıklıkları benzer bir esnekliğe sahiptir. Paralel evrenler, “string” teorisi gibi modeller de sonsuz boyutlar önerir. İbn Arabi, alemlerin boyutlar arası geçişlere izin verdiğini ima etmez, bunu doğrulayıcı deneyimleriyle izah eder. Zaten onun mistik yolculukları, bu boyutlara birer sıçramadır. Kendi çağının koşullarına bakarak dile getirdiğimizde bunlar bilimsel kanıta sahip olmasa da, sezgisel içgörülerdir. Araştırmacılar bu analojileri kullanarak disiplinlerarası köprüler kuruyorlar, fizik ve metafizik arasında. İbn Arabi'nin alemler gezinmesini pratik bir perspektiften ele aldığımızda da, bunların bireysel dönüşümlerle ilgili olduğunu da görürüz. Ruhani pratikler, bilinç katmanlarını açarken meditasyon, kuantum superposition gibi birden fazla hali deneyimlenebilir kişi. Modern nörobilim, beyin dalgalarının bu halleri desteklediğini bütünde gösteriyor zaten. Alpha dalgaları, hayal alemine erişimi kolaylaştırdığı için manipülasyonlara çok kolay gelebilen bir varlık olsa da insan.
Evrenin holografik yapısı, başka bir paralellik konusu. “Holografi” teorisine göre, üç boyutlu gerçeklik iki boyutlu bir yüzeyden projekte edilir. İbn Arabi, evrenin ilahi isimlerin yansıması olduğunu söylerken her bir parça bütünü içerir. Bu, fractal geometriyle örtüşürken sonsuz ölçekte kendini tekrar eden paternler gibidir. Mistik deneyimlerin nörolojik temelleri, bu bağlantıları daha da güçlendirir. Psychedelic araştırmalar, altered states of consciousness'ın kuantum benzeri etkiler yarattığını gösterir. Böylece zaman algısı bozulur, “birlik” hissi artar. İbn Arabi'nin deneyimleri, bu altered states benzer. Alemler arası gezinme, beyin kimyasının değişimiyle kolaylaşır. Felsefi implikasyonlar açısından, bu fikirler determinizm ve özgür irade tartışmasını etkiler evet ve kuantum indeterminizm olasılıklara yer verir. İbn Arabi, ilahi iradenin sürekli yenilenmesinde özgürlüğü görür. Her an, yeni bir seçim şansı vardır çünkü. Bu yüzden kültürel bağlamda, İbn Arabi'nin fikirleri Doğu mistisizmiyle de sınırlı kalmaz. Hindu Vedanta veya Budist Avatamsaka gibi metinlerle benzerlik taşır. İnsan demek ki durduğu yerde duran bir şey değil miymiş? Bittabi, değil. (Mekke Açılımları / Fütûhât) adlı dev eserinde, âlemleri (varlık mertebelerini, farklı varlık katmanlarını, gayb âlemlerini, misal âlemlerini ve hatta bizimkine benzer ama farklı fizik kurallarına sahip dünyaları) ruhani bir keşif (keşf), rü'yet (görme), mi'râc benzeri yükseliş (urûc) ve ilahi tecellî yoluyla "gezdiğini" açıkça anlatır. Fütûhât-ı Mekkiyye'de (özellikle bazı bölümlerde, mesela 8. bab civarı ve Mi'râc kısımlarında) farklı âlemlere seyahat ettiğini, oralarda zamanın bizim zamandan çok farklı aktığını (bir günümüz orada yıllara denk gelebiliyor), bütünüyle misk kokan yerler, fizik kurallarının bambaşka işlediği âlemler olduğunu, bitki gibi yerden bittiği, görünüşleri farklı varlıkların yaşadığı dünyalar gördüğünü aktarır. Bunlar modern yorumlarda "paralel evrenler", "çoklu evrenler" veya "âlem-i misal"deki farklı suretler olarak hala tartışılır. Gerçekten de bunları yaşamış olabilir bir insan? Yaşadığını söyleyen birini tanıdım, o bir deliydi tabi. Ama hak da verdim, “Kimi seviyorsan herkesin yüzünde onu görürsün.”
