menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

AYM kararlarını tanımayanlara Danıştay da mı katıldı?

17 0
11.03.2026

Kamuoyunda Barış İmzacıları olarak bilinen ve güvenlik kuvvetlerinin Güneydoğu’da PKK ile mücadele kapsamındaki faaliyetlerini evrensel hukuk ve insan hakları normlarına aykırı biçimde fazla sert bulan akademisyenlerin imzaladığı bildiri nedeniyle sonradan (7 ay sonra) KHK’ler ile ihracı veya kendi üniversitelerinin idari soruşturmaları ile ihracı hakkında Danıştay 5. Dairesinin verdiği son karar geçtiğimiz günlerde tekrar gündem oldu.

Bu konuda daha önce AYM, bireysel başvuru kapsamında, anılan Bildirinin Anayasa ve AİHS’de öngörülen ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu ve bu bildiriyi imzalayanların salt bu nedenle cezalandırılmasının bu özgürlüğü ve dolayısıyla insan haklarını ihlal edeceğine karar vermişti.

Yargıtay’ın ilgili ceza dairesi ise neye ceza vereceği neye vermeyeceği konusunda nihai karar verme yetkisinin AYM’de değil kendisinde olduğunu, bu kararı ile AYM’nin yetkisini aştığını ve kendi yetki alanına müdahale ettiğini ve dolayısıyla bu AYM kararının yok hükmünde olduğunu ve kaldı ki Anayasaya ve kanuna göre AYM kararlarından “ihlal” kararlarının değil “iptal” kararlarının bağlayıcı olduğunu ve AYM’nin bu tür kararlarının kendilerini bağlamadığını ileri sürmüştü.

Hatta hatırlarsanız Yargıtay’ın anılan dairesi AYM üyeleri hakkında görevi kötüye kullanmaktan suç duyurusunda bile bulunmuştu.

Bir yüksek mahkemenin başka bir yüksek mahkemeye reva gördüğü bu muamele sanırım hem Türkiye hem de dünya hukuk tarihine geçmiştir ve ileride bunu okuyacak yeni kuşaklar kim bilir neler düşünecekler.

Söz konusu Barış İmzacılarının bir kısmı KHK’ler ile bir kısmı ile üniversitelerinin idari soruşturmaları yoluyla öğretim elemanlığından ihraç edilince, açtıkları idari davalar temyiz aşamasında Danıştay’ın iki farklı dairesine düştü.

İdari soruşturma ile üniversiteleri tarafından ihraç edilenlerin davalarının temyizine Danıştay 8. Dairesi bakıyor.

KHK ile ihraç edilenlerin temyizine KHK ihraçları için özel görevli daire olan Danıştay 5. Dairesi bakıyor.

Danıştay 8. Dairesi şimdiye kadar önüne gelmiş Barış imzacıları dosyalarında oy birliği ile AYM kararını dikkate alarak, salt anılan Barış Bildirini imzalamaları nedeniyle idari yaptırım uygulanamayacağına hükmetmiş.

Yani ihraç için başka haklı sebep yoksa, salt anılan bildiriyi imzalamış olmanın ihraç için haklı sebep olamayacağını, çünkü imzanın anayasal ifade özgürlüğüne girdiğinin AYM kararı ile hüküm altına alındığını söylüyor.

Son derece tutarlı, doğru ve haklı bir içtihat.

Danıştay 5. Dairesi ise son kararında, 2 oya karşı 3 oy ile çoğunluk kararında, Yargıtay’ın yukarıdaki kararı paralelinde karar vermiş ve AYM kararını tanımadığını beyan etmiş.

Azınlıkta kalan Başkanın da dahil olduğu iki oy ise 8. Dairenin yukarıdaki isabetli içtihadı yönünde.

Gerçi azınlık oyunda somut davacının Barış Bildirisi dışındaki bazı faaliyetlerinin üniversiteden ihracı haklı kıldığına dair yapılan değerlendirmeyi yüzeysel buldum, ama bu ayrı bir konu.

Çoğunluk kararını okurken ise gerçekten üzüldüm.

Hatta üzülecek o kadar şey vardı ki hangi birine üzüleceğimi bilemedim.

Hangi hataya üzülsem?

Bir yüksek mahkeme kararını tanımamanın ve yok saymanın gerekçesi olarak, “ihlal” kararı ve “iptal” kararı gibi ilkokul çocuğu düz mantığıyla yapılan zorlama yoruma mı üzüleyim!

Ülkemizdeki yüksek mahkemeler arasındaki görev ve yetki paylaşımının ve uzmanlık ölçütünün çok bariz biçimde hatalı algılanmasına mı üzüleyim!

Karar gerekçesinde imzacıların varsayımsal siyasi/ideolojik düşüncelerinin, teknik hukuksal dayanaklar ve kanıtlar ortaya koyma çabası ve kaygısı hiç güdülmeden, siyasi eleştirisine soyunulmasına mı üzüleyim!

Yani davacıların “niyet okuyuculuğa” yeltenilmesine mi üzüleyim!

Üstelik kararda davacılar PKK’ya “iltisaklı” olmakla suçlanırken ve salt bu durumun üniversiteden ihraçları için haklı sebep olacağı savunulurken, yeni siyasi konjonktürün 180 derece değişip, ülkenin yasama organının ve siyasi iktidarının resmi temsilcilerinin anılan PKK liderine resmi ziyarette bulunmalarının doğurduğu traji-komik çelişkiye mi üzüleyim!

Silah bırakma kararı aldı diye neredeyse resmi siyaset tarafından el üstüne çıkarılma noktasındaki PKK’ya geçmişte salt “iltisaklı” olunması varsayımının, bir akademisyen için üniversiteden ömür boyu ihracı gerektirdiği sonucuna varılmasının “yaman çelişkisine” mi üzüleyim!

Daha da teknik boyutunda, gelinen noktada aynı konuda Danıştay’ın iki farklı dairesinde birbirine taban tabana zıt iki içtihat bulunmasına mı üzüleyim!

Bireysel başvurunun doğası

Sonuçta Yargıtay ve Danıştay, AYM’nin insan hakları konusundaki son sözü söyleme yetkisini beğense de beğenmese de, Anayasanın kanunun getirdiği bireyse başvuru sistemi böyle.

Yani hukuk düzeni, Anayasa, kanun bunu öngörüyor.

AYM’nin insan hakları konusunda son sözü söyleme yetkisi Yargıtay ve Danıştay’ın üstünde.

Bireysel başvuru sisteminin gereği ve doğası tüm dünyada böyle.

AYM, insan hakları konusunda son sözü söylediğinde, Yargıtay’ın veya Danıştay’ın görev alanına müdahale etmiş olmuyor.

Yüksek mahkemeler arasındaki uzmanlık alanı paylaşımında insan hakları konusunda bağlayıcı son söz yetkisi AYM’de.

Anayasa, insan hakları konusunda en üst düzey uzmanlık mahkemesi olarak AYM’yi görmüş.

Bireysel başvuruyu tanımanın hukuksal anlamı bu.

İfade özgürlüğü meselesinin ise insan hakları alanına girdiği herhalde çok açık.

Mesele bu kadar basit.

AYM’nin bu konudaki kararına uymamak, hukuku, kanunu ve Anayasa'yı açıkça ihlal etmek demek.

AYM’nin tavsiye niteliğinde kararı sistemimizde bulunmadığına göre, verdiği karar bağlayıcı değilse, ne o zaman?


© T24