İran savaşı NATO’yu çatlatıyor mu?
Gözler tabii neredeyse tamamen Körfez’e ve ABD Başkanı Donald Trump’ın 6 Nisan tarihli ültimatomuna çevrilmişken, Avrupa’da olup bitenler radarlarımıza pek giremiyor. Oysa ilginç şeyler oluyor orada da. Mesela, Almanya'nın en büyük muhalefet partisi iken bugün yüzde 26’lık bir kamuoyu desteğiyle Başbakan Friedrich Mertz’in Hıristiyan Demokratik Birlik (CDU) partisinin de önüne geçmiş olan Alternatif Almanya Partisi (AfD) kendisini iktidara hazırlıyor. Partinin federal sözcüsü Tino Chrupalla, geçenlerde “Parti manifestomuzda altını çizdiğimiz hususları uygulamaya koymaya başlayalım” diyerek, ilk sırada “Tüm ABD birliklerinin Almanya'dan çekilmesini" telaffuz etti.
“Yankees raus!"
Chrupalla, Almanya'nın gerçek manada egemen bir ülke olarak adlandırılamayacağını, çünkü üzerinde bir denetiminin bulunmadığı yabancı üslere ev sahipliği yaptığını söyledi. Sözcü, İran Savaşı'na dahil olmayı engellemek için ABD üslerini ve İspanyol hava sahasını kapatan İspanyol hükümetinin eylemini de övdü ve şöyle dedi: “İspanyol bayrağı altındaki gemilerin Hürmüz Boğazı'ndan geçmesine izin veriliyor. İspanyolların geçmesine neden izin veriliyor? Çünkü İspanya, üslerini İran Savaşı için kullandırmaya kapattı. Ve bu çok doğru bir hareketti.”
Evet, dikkatinizi işin o yönü çekti mi bilmiyorum, ama “aşırı sağ” olarak bilinen bir parti İspanya’da iktidarda olan “solcu” Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) liderinin pasifist tutumunu övüyor! “Yankees raus!” diyen bir noktaya geliyor.
Bizim ana muhalefetteki “solcu” partinin (CHP) bir milletvekili, İran’ın Avrupa’nın güvenliğini tehdit ettiğini öne sürüp, bu ülkenin dünyadan dışlanması gerektiğini dile getiren ve Körfez ülkelerinin NATO’ya entegrasyonu çağrısı yapan bir rapora raportör olarak imza koyarken, yani bizim “muhalif” ufkumuz ancak böyle çaktırmadan efendisinin elini öpen “gelişmelerle” sınırlı iken, Alman aşırı sağından İspanyol soluna, üslerini İran’a karşı kullandırmadığı için övgüler gelmesi şaşırtıcı bulunabilir.
Tabii ki bu meselenin merkezinde NATO var ve dünyanın içine girdiği şu kabuk değiştirme süreci bağlamında onun oynamakta olduğu rol bizde sağlıklı bir biçimde tartışılabilmiş değil. Bunun neden böyle olduğu uzun uzadıya konuşulabilir belki, ama buradaki niyetim bu değil. Ben bugün NATO’da ciddi bir çatlak oluşmasına yol açan gelişmeler üzerinden Batı’da nasıl argümanlar söz konusu, hangi algılar siliniyor, hangileri yerleşiyor, ona dikkat çekmek istiyorum kaba hatlarıyla.
SACEUR komutası
Bir kere, lafı uzatmadan ve teorik tartışmalara girmeden, NATO’nun, en yalın ifadesiyle, “bir entegre askeri komuta yapısı” olduğunu hatırlatalım. Bir başka deyişle, eğer NATO’ya üyeyseniz, Avrupa Müttefik Yüksek Komutanı (SACEUR) olan bir Amerikalı generalin savaş zamanında ülkenizin de içinde yer aldığı müttefik kuvvetleri yönetmesine muvafakat vermişsiniz, demektir. Bu nedenle, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) de aralarında olduğu İttifak üyesi ülkelerin orduları, SACEUR komutası altındaki operasyonel hazırlıklarını artırmak amacıyla dönem dönem büyük ölçekli NATO tatbikatlarına aktif katılım sağlarlar.
Geleneksel olarak hep bir ABD ordusu generali tarafından yürütülen SACEUR’lük pozisyonu, NATO'nun Avrupa'daki askeri operasyonlarının genel yönetimi ve icrasından sorumlu en kıdemli mercidir (komutandır).
Burada hemen bir parantez açarak, bugün NATO Avrupa Müttefik Yüksek Komutanlığı (SACEUR) görevini -4 Temmuz 2025’den beri- ABD Hava Kuvvetleri'nden Orgeneral Alexus G. Grynkewich’in yürüttüğünü de hatırlatalım. “21. SACEUR” olarak görev yapan Grynkewich, öyle tek şapkası olan bir asker zannedilmesin. Grynkewich, aynı zamanda ABD’nin Avrupa Komutanlığı (USEUCOM) Komutanı olarak görev yapıyor. Yani bir anlamda NATO’yu bir ABD komutanı iken yönetiyor. Yani, NATO, “fakir” ülkelere “şer” güçlere karşı koruma kalkanı sağlayan bir “hayır” kurumu değil; öncelikle üyelerine “entegre komuta” sağlayan komutan atayan bir kurum!
Temeli güven
Bu nasıl böyle olabiliyor, derseniz, geliriz İttifak’taki “güven” unsurunun önemine. NATO Antlaşması’nın kalbi olarak bilinen maddelerden hareketle söylersek, üyelerden birine yapılan silahlı saldırının tüm üyelere yapılmış sayılacağına ve diğer üyelerin saldırıya uğrayan tarafa askeri güç kullanımı da dahil olmak üzere yardım edeceğine dair öncelikle bir güven duyuyor olmanız lazımdır. Yani, eğer kendi ordunuzun komutasını Amerikalı bir komutana emanet ediyorsanız, bunu bir antlaşma metninde böyle yazdığından ziyade, İttifak üyesi olarak ABD liderliğine güveniniz tam olduğu için yapıyorsunuz, demektir. Yani NATO’nun temeli işte o söz konusu güvendir! Ne İttifak Senedi ne Zirve Sonuç Bildirgeleri ne Genel Sekreter'in açıklamaları ya da başka bir şey. O güven yoksa, gerisi kolayca çözülebilir.
Bu noktada Charles de Gaulle’ün ünlü lafını hatırlamakta yarar var: “Antlaşmalar genç kızlar ve güller gibidir; varken vardırlar.” De Gaulle, bu lafıyla tabii uluslararası antlaşmaların geçici, kırılgan yapısına dikkat çekerek, doğaları gereği kalıcı olmadığını, yalnızca ilgili tarafların çıkarlarına hizmet ettiği sürece geçerli olduğunu ima ediyordu. Bugün bu söz hâlen geçerli sanırım. “Güven” biterse, “gül” de biter, “kız” da gider! Ama tabii bunu “NATO’nun vurduğu yerde gül biter” diye de anlamamamız lazım!
Şimdi gelelim yeniden günümüzün güncel gelişmelerine…
NATO'nun temeli olduğunu belirttiğim o “güven” İran Savaşı ile birlikte yıkılmıştır. Bugün ABD liderliği ile NATO’nun önde gelen mensupları arasında “güvenlik” bahsinde çok ciddi görüş ayrılıkları belirmiştir. Trump’ın bu çatlağı özel gayretleriyle (!) büyütmesinin sonucu olarak da İttifak üyesi ülkeler ile ABD arasında müttefiklikten ziyade bir tür hasmane bir görüntü ortaya çıkmıştır.
Sadece NATO ittifakının Avrupalı üyeleri ve Kanada ile ABD arasında değil, aynı zamanda Avustralya, Japonya gibi Pasifik’teki müttefikleri ile de Washington arasında kritik tutum farklılıkları belirmiştir. Bu ülkeler ABD’nin başkomutanının (burada Trump oluyor) ısrarlı çağrısını takiben Hürmüz Boğazı’na gemi göndermeyi reddetmişlerdir. Yirmi iki ülke Hürmüz Krizi’ne yönelik ortak koordinasyon için imza atmıştır. İşin özü şudur: Müttefikleri ABD Başkanı’nın taleplerine kibarca isyan etmiştir. NATO’nun 1 numarası olan ABD’nin Donald Trump ile birlikte kendileri için güvenlik değil, aksine risk üreten bir yapıya dönüştüğünün altını çizen ifadeler kullanmaya başlamışlardır.
Hürmüz aritmetiği
Çatlağı derinleştiren gelişmelerden biri de Mart ayının sonlarında meydana geldi. Katar’ın, İran tarafından bombalanan LNG tesislerini savaşı “mücbir sebep” gösterip devre dışı bırakarak taahhütlerini yerine getiremeyeceğini ilan etmesinden sonra buradaki LNG ve Helyum tesislerinin toparlanmasının minimum 3-4 yıla ihtiyaç duyduğu ortaya çıktı. Kriyojenik hava ayırma ünitelerinin tamamen kaybedilmesi durumunda en az 2029 yılına kadar yenilerinin temin edilemeyeceği de kesinlik kazandı. Bu şartlarda Avrupa’nın doğal gaz maliyetlerinin de yüzde 35 artması söz konusu olmuştu. İşte bu musibette bir “hayır” gören Trump, ayağına gelmiş fırsatı kaçırmadı ve istediğinde bölgeye savaş gemisi göndermeyen “korkak” müttefiklerine mealen şu mesajı iletti: “Hani sizinle aramızda epeydir imza koymadan beklettiğiniz LNG anlaşmamız vardı ya, şimdi size perşembeye kadar mühlet, şu avantajlı [!] fiyatlarla, ABD ile 750 milyar dolarlık anlaşmaya hemen imzayı atın, yoksa cumadan sonra fiyatları yeniden yükselttiğimde çok zararlı çıkarsınız.”
Müttefiklerini “korkaklıkla” suçlayan Trump, ülkesinin bu savaşa katılmayacağını ve ABD’nin operasyonlarına sürüklenmeyeceklerini açıklayan İngiltere Başbakanı Keir Starmer’a da, “Uçak yakıtı bulamayan tüm ülkeler, özellikle İran operasyonuna destek vermeyen İngiltere, işte size önerim: Birincisi, ABD’den satın alın, bizde bol miktarda var. İkincisi, biraz gecikmiş cesaret gösterin ve gerekeni yapın!” dedi.
Trump diplomasiyle pek ilgilenmiyor olabilirdi, ama aritmetiği keşfetmişti işte.
Güven aşındı, ölçü kaçtı
NATO’da ABD ile müttefikleri arasında tanık olduğumuz güven aşınmasının tek sebebi ABD liderliğinin benimsediği aritmetik ya da sarkastik pozisyonlar değil. Türkiye’yi bir dönem NATO Daimi Temsilcisi olarak da temsil etmiş, 2020 Nisan ayına kadar NATO Genel Sekreter Yardımcılığı görevini de yürütmüş eski Büyükelçi Tacan İldem’in de hatırlattığı gibi, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin, müttefiklerin tutumları arasında denge gözeten bir konumdan uzaklaştığına, hatta “ölçüyü kaçırdığına” dair bir algı da söz konusu. Bu yüzden, ittifak içinde “sessiz bir çözülme” olabileceğine ilişkin kaygılar güçlendikçe “stratejik mesafe koyma ihtiyacı” da artıyor.
Özetle, İran Savaşı İttifak’ta daha önceleri tek tük hissedilen çatlağın büyümesi açısından kritik bir dönüm noktası oluyor. NATO’nun Avrupalı mensupları ve Kanada, borç dinamiği kontrolden çıkma riski taşıdığı halde, Batı dünyasındaki kırılganlık alanını genişletme ve gerek piyasaları gerekse de uluslararası siyaseti dayanamayacağı daha sert testlere sürükleme ihtimali giderek artan ABD ile entegre bir askeri komutayı reddeden bir tutum benimsemeye başlıyor.
Şikago Üniversitesi Siyaset Bilimi öğretim üyesi Prof. Dr. Robert A. Pappe, bunun nasıl bir dönüm noktası olduğunu en çarpıcı ifadeyle ortaya koyan isimlerden biri belki de: “Bir sonraki krizde, Almanya, Fransa veya Kanada gibi ülkeler askeri birliklerini bir ABD generalinin komutasına verirler mi? Kendilerini öngörülemeyen yeni yeni çatışmalara sürükleyebilecek emirleri takip ederler mi? Cevap çok açıktır: Hayır!”
Böyle bir soruya bir kez bu şekilde olumsuz cevap veriliyorsa, İttifak’ın temel mekanizması artık işlemiyor demektir. NATO’nun Avrupalı mensupları, ABD ile entegre bir askeri komutayı reddeden bir tutum benimsemeye başladığına göre, bundan sonra Washington’dan daha bağımsız, onunla hizalanması daha zayıf bir askeri ve siyasi planlama içinde olan farklı bir Avrupa tahayyülü içinde olacaklar demektir. Durum gerçekten bu noktaya geldiyse, NATO’nun tam şu noktada sembolik olmanın ötesinde nasıl bir işlevi kalmış olduğu, kesinlikle tartışmayı hak eden bir sorudur.
“Üç ihtimalli” zirve
Ama tabii daha net bir fotoğrafı -eğer İran Savaşı haziran ayına sarkmadan sona erer ve “Körfez’deki sular” bir miktar durulursa- Ankara’daki 7-8 Temmuz 2026 tarihli NATO zirvesinde görebileceğiz sanırım. İttifak içinde tam bir çözülme ve kopuş yaşanmasa da, Washington’un ittifakı terk etmeden onu uzun vadede işlevsiz hale getirme ihtimali de var. ABD’nin “güven artırıcı” birtakım tutumlar benimseyip işleri az da olsa tatlıya bağlama ihtimali de. Yani Ankara’daki “maç”- Trump’ın dikkatini kaç dakika toplantıya verebileceğinden de bağımsız olarak- üç ihtimalli bir maç olacaktır.
Hâl böyleyken, Türkiye’nin rolünün de NATO’ya her dem alkış tutup, tatbikatlara “asker”, zirveye de ev sahibi sıfatıyla “saha vermekten” ibaret olduğu zannedilmesin. Tamam, belki “28 sentlik” değerimizle “ayar vermek” Ankara’ya düşmez, ama “NATO’nun ikinci büyük ordusu” (!) olarak da payımıza sürekli “ayar yemek” ve “oldubittilere gelmek” düşmesin!
En azından tartışabilelim. 75 yıllık ezberlerle değil, güncel gelişmelerin ışığında.
